Bugün insanlık onurunun, bilimin ve sanatsal estetiğin ulaştığı düzeyi anlamak için tarihin sayfalarını iki farklı anlayış üzerinden anlamak zorundayız. Bir tarafta insanı evrenin merkezine koyan, hakkı ve özgürlüğü zincirlerinden kurtaran o büyük “Aydınlanma felsefesi” diğer tarafta ise bireyi cemaatin, tarikatın yani şeyhin ve dogmanın karanlık dehlizlerinde boğan “Doğunun kul düzeni”.
Batı dünyası; Spinoza’nın zihinleri özgürleştiren felsefesiyle değişimin surlarında ilk gediği açarken, Montesquieu ile güçler ayrılığının, yani zorbalığa karşı hukukun sınırlarını çiziyordu. Kant, "Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır" derken insana aklını kullanma bilincini aşılıyor; Hegel ise tarihi, özgürlük bilincinin adım adım geliştiği bir süreç olarak tanımlıyordu. Yani diyalektiğin toplumsal işleyişini anlatıyordu.
Toplumsal sözleşme kavramı, halk egemenliğini kutsal saray burçlarından söküp alarak bireye teslim etti. Bu felsefi alan; sanatı, bilimi ve en önemlisi bu gelişmeler destek verecek bağımsız bir ekonomik sınıfı yani sermaye tabanını burjuvaziyi ortaya çıkardı. Çünkü özgür akıl, mülkiyet güvencesi ister, mülkiyet güvencesi ise hukukun üstünlüğünü doğurur. Osmanlı'da bir kişi ya da görevli biraz palazlanınca hemen tüm mal varlığına el konulduğu gibi canından da oluyordu.
Peki, aynı yüzyıllarda İslam coğrafyasında ve Osmanlı topraklarında ne oluyordu?
Bireysel hak ve özgürlüklerin gelişmesi bir kenara, halk egemenliği kavramını gündeme getirmek bile "dinden çıkmak" ve "günah" sayılıyordu. Toplum, kul ile sultan, mürit ile şeyh arasına sıkıştırılmıştı. Kendini "Allah’ın yeryüzündeki gölgesi" yani “Zillullah-i fi'l-arz” ilan eden mutlak iradeye karşı çıkacak, hak arayacak ne bir felsefi taban ne de bir birey bilinci oluşabildi. Kulun hakkı yoktu, sadece yükümlülükleri vardı. Kul, sorgulayamazdı; sadece boyun eğer, isteneni yapardı. İşte bu yüzden, Batı’da krallara diz çöktüren halk hareketlerinin ve ihtilallerin tabanı bu topraklarda hiçbir zaman taban bularak yeşeremedi.
Tarihimizde bu köhne gidişatı, bu yapısal çürümeyi en derinden kavrayan liderlerden biri şüphesiz Sultan II. Mahmut oldu. Devletin ve halkın sırtında bir ur haline gelmiş, gericiliğin askeri üssü olmuş Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdı “Vaka-i Hayriye”. Bürokrasiyi modernize etti, kılık kıyafeti değiştirdi, yerli Müslüman tüccarı korumak için "Hayriye Tüccarları" gibi koruyucu sistemler kurmaya çalıştı.
Peki, karşısına kim dikildi?
Ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen din bezirganları, yani “ulema sınıfı”... İşin en acı, en üzücü tarafı ise kurtarmaya çalıştığı o cahil bırakılmış halkın da ulemanın arkasına takılması oldu. Kendi hakkını savunan padişahına, sırf ceket giydi, fes taktı, modernleşme getirdi diye “Gavur Padişah” adını takacak kadar akıl tutulması yaşayan bir toplum tabanı vardı karşısında.
İşte bu derin çelişkiyi, Doğu’nun insanı yok sayan, nefessiz bırakan o zihniyet duvarını çok iyi analiz eden ileri görüşlü biri çıktı tarih sahnesine, Mustafa Kemal Atatürk.
Atatürk, yarım yamalak değişimlerle bu çürümüş ve geri kalmış yapıyı değiştirmeyeceğini biliyordu. Yüzünü tereddütsüz bir şekilde Batı’nın aydınlanmasına, bilimine ve çağdaşlığına çevirdi.
O, sadece bir devlet kurmadı; Doğu’nun kulunu, ümmetini aldı, Cumhuriyet’in onurlu ve bağımsız “birey”i yaptı. Kadına seçme ve seçilme hakkını verdi, tekkeleri kapatıp aklı özgürleştirdi, saltanatı yıkıp egemenliği saraydan alarak halka teslim etti. Kul olmaktan sıkışmış ruhlara, "Cumhuriyet, düşüncesi hür, anlayışı hür, vicdanı hür nesiller ister!" diyerek bireysel özgürlüğün ilkelerini, amaçlarını ve hedeflerini halka net bir şekilde duyurdu, mücadelesini verdi.
Ey Cumhuriyet Gençliği!
Bugün ülkemizde yaşanan kavga, sıradan bir siyasi parti veya hükümet kavgası değildir. Bugün yaşanan kavga; “Atatürk’ün aydınlık, bireyi merkeze alan hakları ile tutucuların doğu’nun o değişime kapalı, hakları yok sayan biat anlayışı arasındaki yüzyıllık mücadelenin ta kendisidir!”
Bugünün Türkiye’sinde tarikat yurtlarında çocukların zihinlerini körleştirenler, hukuku tek bir kişinin iki dudağı arasına hapsetmek isteyenler, kadını toplumsal yaşamdan silmeye çalışanlar, II. Mahmud’a "gavur", Mustafa Kemal Atatürk’e ise “kafir” diyen, Atatürk’ün devrimlerine diş bileyen o köhne Doğu’nun değişime kapalı anlayışının günümüzdeki artıklarıdır. Onlar sizin birer "birey" olmanızı istemiyorlar; çünkü bilirler ki sorgulayan birey, biat edip boyun eğmez! Hak arayan gençlik, dine adına bol laf edip ranta geçit vermez! Bilimle kuşanmış beyinler, hurafelerle kandırılamaz!
Sizler; Kant’ın aklını, Montesquieu’nun adalet arayışını, II. Mahmud’un cesaretini ve Atatürk’ün devrimci ruhunu damarlarınızda taşıyan kuşaklarsınız. Yüzünüzü Doğu’nun gerici, sınırlayıcı şer odaklarına değil; her zaman akla, bilime, tam bağımsızlığa ve Cumhuriyet’in aydınlık şafağına dönün. Unutmayın, bu toprakların kötü talihi körü körüne bağlılık değil, tam bağımsız karakteridir!
Aydınlatma mücadelesi sizdedir, Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı o büyük mücadeleye ayak bağı olan ne varsa onları aşmak sizin elinizde ve göreninizdir.