Atalarımızın bu toprakların alnına kazıdığı o meşhur ve sarsıcı bir sözü vardır.
"Ar damarı çatlamış!"
Jeolojide "fay" denilen bir kavram var. "Toprak altındadır" kırıldı mı felakete yol açar.
İnsanlarda da "ar damarı" denilen bir kavram var. Çatladı mı felakete yol açar.
İşte tam da o ar damarının çatladığı, arsızlığın örgütlü bir hale geldiği, onurun ve utanma duygusunun yok edildiği zifiri karanlık günlerden geçiyoruz.
Bir anlayış düşünün ki; her türlü finansal pisliğin içinde olacak, iç içe geçen logolar gibi örgütlenen milyarlarca dolarlık FON soygunları tezgahlayacak, halkın iliğini kurutacak ve sonra hiçbir şey olmamış gibi ortalıkta en ahlaklı, en dindar, en yerli ve milli edayla caka satacak.
Rezalet öyle bir boyuta ulaştı ki, ar damarı çatlayan bu utanmazlar, arkasına aldığı devlet gücünü ve yetkisini birer kalkan yaparak ülkeyi adeta organize bir kötülük yuvasına çevirdi.
Daha dün, bu milyarlık fon soygunu ve borsa talanı TBMM çatısı altında görüşülürken iktidar partisi AK Parti ve onun koltuk değneği MHP’nin aldığı o ibretlik tavrı hep birlikte izledik. Parası, geleceği, umudu soyulan bu ülkenin gerçek sahibi olan yurttaşı Meclis kürsülerinden bizzat kaldırdıkları elleriyle boğazladılar!
Onların o kurduğu sığ mantık düzeninde suç; halkın rızkını yutan o sonradan görme haramilerde değil; bu soygunu deşifre edip yurttaşın hakkını savunan namuslu, onurlu gazetecilerde, dik duran muhalif siyasetçilerde görüldü! Bu organize kötülüğe kim karşı çıkıyorsa, devletin bütün jandarması, besleme sözde gazetecisiyle, polisi ve maliyesiyle anında karşı saldırıya geçiyorlar.
Meclisteki o parmak kaldırıp indirdikleri sayısal çoğunlukla her türlü pis işin, her türlü yolsuzluğun üzerini bir gecede kapatıyorlar.
Ya da kapattıklarını sanıyorlar...
Sesini çıkaran, gerçeği haykıran bağımsız televizyon kanallarına "gözünün üzerinde kaşın var" diyerek çöküyorlar. Ağzını açan, "Bu paralar nerede?" diye soran namuslu gazetecileri Silivri Toplama Kampı’na kapatıyorlar. Halkın açlığını, yoksulluğunu ve soyulmasını gündeme getiren namuslu insanlara karşı, kalemini ve ruhunu haramilerin hizmetine sunan kiralık besleme gazeteci artıklarını birer tazı gibi salıyorlar!
Onlar da akla, hayale sığmayacak iftiralar atıp efendileri adına haysiyet cellatlığına dünden razılar.
İşin en acımasız, en gözü dönmüş vahşi boyutu, gerçekleri haykıran onurlu bir gazeteci, uydurma gerekçelerle ev hapsi cezası alsa bile, hırslarını alamayıp sabahın köründe evini basarak yeniden zindana gönderiyorlar! Gerekçeleri hep aynı fabrikasyon suçlama, "Yalan haber yapıp insanların onurunu zedeliyorsunuz."
Utanma duygusunu bütünüyle yitirmiş bu kötülük üreticilerinden artık her şey beklenir. Ve bu yozlaşmanın, bu ahlaki bataklığın mimarları hala pişkin pişkin ekranlarda çıkıp bu ülkenin gördüğü en dürüst, en temiz siyaseti kendilerinin yürüttüğünü söylemiyor mu?
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Borsa İstanbul (BİST), Hazine ve Maliye Bakanlığı (Mali Suçları Araştırma Kurulu - MASAK) ve bunların en tepesindeki Cumhurbaşkanlığına bağıl “Devlet Denetleme Kurumu”… Hepsi bu soygun süresince “lal olmuşlar. İşin en garibi de bu kurumlar içinde iki üç kurumda görevli olanlar var. İşi o kadar zıvanadan çıkardılar ki, “Devlet Denetleme Kurulu” (DDK) Başkanı Yunus Arıncı, aynı zamanda borsayı yöneten ve işleten en üst merci olan Borsa İstanbul (BİST) Yönetim Kurulu Başkan Vekili olarak görev yapmaktaydı. Şimdi buyur “İstanbul Borsasındaki” soygunu araştır diyorlar. Devlet ciddiyeti olan bir ülkede bu kadar laubalilik olur mu?
Bu yazıyı okuyanlardan, “Olur olur, burası Yeni Türkiye” dediklerini duyar gibiyim…
İşte orada insanın duyguları altüst oluyor, resmen kayış kopuyor!
İki ekmek çalana zindan, kamyonla götürene unvan!
Gelin yoksul bir yurttaşın çıplak gözüyle bu çürümüş durumu anlamaya çalışalım. Bu ülkede kamyon dolusu para çalanlar, borsa spekülasyonuyla 2,2 milyar lirayı bir gecede cebe indiren Fatma Betül Sayan Kaya'lar "beyefendi", "hanımefendi" diye aramızda dolaşıp bize akıl veriyor! Ama evdeki çocuğunun açlığını bastırmak için marketten iki ekmek, bir kalıp peyniri izinsiz almak zorunda kalan o çaresiz insanın bedeli yıllarca zindanlarda çürümek oluyor! Bu organize arsızlık düzeni, Jean-Jacques Rousseau’nun felsefesindeki "mutlak zincirler" biçiminde ortaya çıkıyor. Bu kötülük sahipleri insanın sadece fiziksel olarak zindanlara atılmasını değil; aynı zamanda devlet, hukuk, gelenek ve din gibi kutsal söylemlerle meşrulaştırılan, bireyin kendi rızasıyla boyun eğdiği zihinsel ve toplumsal prangaları zorla dayatıyorlar.
Dinin afyon haline getirilmesi, dinin kendisinden değil, dini kendi çıkarlarına alet eden sömürgenlerin oyunlarındandır. Ne demiş Voltaire, "Kutsal kitapları incelemeyen, sadece din adamlarının ya da dini sömürenlerin dediklerine inananlar her zaman sömürülmeye mahkumdur." "Ne zaman bir ülkede din adamları lüks içinde yaşasa, bilin ki orada halk sefalet içindedir." Demiş Denis Diderot… Din pazarlayan şeyhlere, şıhlara bakın milyarlarca dolarlık servetlere hükmediyorlar. Müritlerine “bir lokma, bir hırka” yeter diye din pazarlıyorlar, hızlarını alamayıp, “yoksul ölürseniz o dünya da şehitlerden sonra cennette yeriniz hazır” diyerek cennet pazarlamasına bile girişiyorlar.
Büyük felsefe çınarımız Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin ömrünü adadığı o asil "insani değer bilgisi" ve utanma duygusu bu topraklardan sürülmek isteniyor. Üstelik kendilerini “ahlaki değerlerin bekçisi” sananlar tarafından.
Ülkeyi "Darül harp" ganimeti gibi yağmalayan, gücü eline geçirince tiranlaşan bu zihniyet, Osman Bölükbaşı’nın o tarihi sözünü anımsattırıyor. Her avcıyla ava çıkan dalkavuklarla ayakta kalmaya çalışıyor.
Bizler haddini bilen, dayatılan her saçmalığa boyun eğen dilsiz 'kulları' olmayı reddedenler bizler bu ülkenin gerçek sahibi yurttaşlarıyız. Kimsenin hakkını yemeyen, hakkını da kimseye yedirmemeye çalışanlarız. Yasalara her zaman bağlı, bizi yönetenlerin de yasalara kesinlikle bağlı kalmalarını isteriz.
El birliğiyle herkesin rezil olduğu ama kimsenin utanmadığı bir sistem kurdular...
Adına da "Yeni Türkiye" dediler...
Sonuçta cahil bırakılan toplumlar, kendilerine bir efendi seçerler. Düşünmek yerine alkışlamayı, sorgulamak yerine itaat etmeyi hüner sanırlar. Bu hünerlerini sergilemek içinde gazeteci Nedim Şener gibi olmak gerek...
Zamanın ruhu, bilimin ışığı ve bu ezilen halkın asil duruşu o kurduğunuz sansür, yalan ve zorbalık düzeyine varan baskılarınızı aşacaktır.
Ve o duvar tamamen yıkıldığında; abdestli hırsızlıklarınız da, milletten gizlediğiniz karanlık ittifaklarınız da o çiğnediğiniz halk onurunun ve sarsılmaz yurttaş vicdanının altında kalacaktır!