Türkiye’nin modern bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkışı, salt bir coğrafya savunması değil, köhneleşmiş kurumsal yapıların tasfiyesini hedefleyen bütünsel bir akıl yürütmeydi. Bu kurucu aklın en keskin kararları olan 3 Mart 1924 Devrimleri, devleti kişisel ihtirasların, dinsel istismarın ve askeri müdahalelerin uzağında, gerçekçi bir zeminde örgütlemeyi amaçlıyordu.
Ancak bugün gelinen noktada, 100 yılı aşan bir cumhuriyet birikiminin ardından, kurumların partizan çıkarlarla içinin boşaltılması, liyakatsizlik ve ekonomik rantiye düzeni, 3 Mart’ın tasfiye ettiği ne varsa modern kılıflarla geri getirme çabalarını göstermektedir. Cumhuriyetin ilmek ilmek ördüğü kurumsal sigortalar ile günümüzün kurumsal sıkışmışlığı arasındaki bu tarihsel köprü, bugünkü çürümenin de göstergesidir.
Kurumsal yapıdan ahbap çavuş, eş dost bürokrasisine evrilmiştir.
3 Mart 1924’te çıkarılan üç kanunun (429, 430 ve 431 sayılı yasalar) ortak felsefesi kurumsal uzmanlaşma ve liyakati yönetim sistemine yerleştirmek için atılan devletin yük taşıyıcısı kolonlarıydı.
1924 tarihinde yapılan devrimlerin yapısal mantığı ile Din işleri (Şer’iye) ve ordu (Erkân-ı Harbiye) siyaset sisteminin dışına çıkarılarak kendi uzmanlık alanlarına çekildi. Amaç; devlet idaresini göksel dogmaların ya da silahların gölgesinden kurtarıp, gerçekçi, hesap verebilir ve yeryüzüne ait bir sistem kurmaktı.
Günümüzde ise tam tersi bir süreç işletilerek devletin işleyiş sistemi tamamen "ideolojik ve partizan" bir kuşatmanın altına sokuldu. Merkez Bankası, TÜİK, yargı, kurumları ve YÖK tamamen bağımsız kalması gereken kurumlar, liyakatin değil sadakatin ödüllendirildiği birer "parti ofisi" haline getirildi. Kurumsal özerkliğin yok edilmesi, devletin kriz çözme refleksini yok ederek yerini panik atak yönetimlerine bıraktı.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu yani Öğretim Birliği, ülkedeki eğitim karmaşasına son vererek modern, laik, karma ve bilimsel eğitimi devletin güvencesi altına almıştı. Medreselerin kapatılması, toplumun her kesiminden gencin fırsat eşitliği içinde dünya standardında yetişmesinin önünü açmıştı.
Bugün ise eğitim sistemi, 1924 öncesinin çok başlılığına nazire yaparcasına paralel yapılarla kuşatılmıştır. Mili Eğitim Bakanlığı’nın asli görevleri, çeşitli vakıf ve cemaat protokolleriyle devredilmekte, okullar bilim yuvası olmaktan çıkarılıp ideolojik yapıya dönüştürülmek istenmektedir.
Ancak buradaki en büyük sosyolojik çelişki, iktidarın tüm bu "dindar ve kindar kuşak" mühendisliğine ve devasa bütçelerine rağmen, gençliğin çağdaş dünyaya, internet çağına ve seküler değerlere tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar uyum sağlamaya başlamış olmasıdır. Eğitimde bilimsellikten kopuş, iktidara dindar bir taban kazandırmamış; aksine barınma kriziyle, liyakatsizlikle boğuşan ve ülkeyi terk etmek isteyen öfkeli bir gençlik kuşağı yaratmıştır.
Hilafetin kaldırılması, egemenliğin tek bir kişiden, hanedandan ya da kutsal atıftan alınarak millete verilmesinin (TBMM) hukuki tesciliydi. Devlet yönetiminde çift başlılığa son verilerek meclis iradesi mutlak kılınmıştı.
Bugün yürürlükte olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ise, 3 Mart’ın ortadan kaldırdığı o denetimsiz, tek adam odaklı ve kurumsal dengeleri hiçe sayan "iki başlılığı" yani hem parti genel başkanı hem devlet başkanı olma durumunu fiilen geri getirmiştir. Meclisin denetim gücü kırılmış, yargı bir giyotin gibi muhalif liderleri yani Ekrem İmamoğlu örneğinde olduğu gibi siyaseten yasaklamak için bir silah haline getirilmiştir. Gücü tek elde toplama hırsı, kurumları koruyan anayasal sınırları eritmiş ve devleti hukuki bir güvencesizlik sarmalına itmiştir.
"Bir lokma bir hırka" söylemi ve Siyasal İslam’ın ahlaki iflasına dönüşmüştür
Atatürk’ün 103 yıl önce mücadele ettiği anlayış, dini ayrıcalıkları kullanarak toplumu sömüren ve kendi ayrıcalıklı alanlarını korumaya çalışan yapılardı. Siyasal İslam, Türkiye'deki çeyrek asırlık iktidarı boyunca bu devrimleri "dine karşı yapılmış bir zulüm" olarak pazarlayarak tabanını korumaya çalıştı. Kürsülerden her zaman "bir lokma, bir hırka" söylemiyle, adalet ve mazlumluk anlatıldı.
Ancak günümüzün kurumsal çöküşüne eşlik eden devasa ekonomik yağma, bu söylemin sonunu getirdi. Bugün kitleler; lüks içine düşen tarikatları, milyar dolarlık fon paylaşımlarını ve devlet kaynaklarının dar bir zümreye aktarılmasını sonucu daralan gelecek kısalması, giderayak ne koparırsak kardır mantığını çıplak gözle görülmesine yol açtı.
Bu durum, sadece seküler kesimlerin değil, mütedeyyin, inanmış insanların da bu dini sömürü ve sonradan görme zenginleşme olgusunu tiksinerek sistemden uzaklaşmasına neden olmuştur.
Siyasal İslam’ın en büyük ahlaki iflası, kutsal saydığı değerleri bir rantiye aparatına dönüştürmesidir.
Kurucu akla zorunlu dönüşü toplum satın almaya başlayınca iktidar denize düşen yılana sarılır misali APO’ya sarıldılar.
3 Mart Devrimleri'nden bugünün parti devleti modeline uzanan çizgi, gerçeklikten kopulduğunda bir devletin ne kadar hızlı kurumsal çürümeye uğrayabileceğinin kanıtıdır. İktidarın kaybetme korkusuyla daha da hırçınlaşması, medyayı cezalarla boğması, muhalefetin yönettiği belediyeleri finansal ablukaya alarak fiili bir zulüm uygulaması; gücün değil, tarihsel tasfiyenin getirdiği panik ataklardır.
Bu karanlık ve hibrit kuşatma karşısında muhalefetin görevi, basit kimlik polemiklerine girmek ya da sadece sandığı bekleyen pasif bir pozisyonda kalmak değildir. Siyasetin doğası artık "kimliklerin savaşı" değil, "çürümeye karşı kurumsal ve ahlaki varoluş mücadelesidir."
Muhalefet; belediyelerden eğitime, dijital medyadan sendikalara kadar yaşamın her alanında Gramsci’nin dediği gibi mevziler kazanarak, devleti yeniden gerçekçi, bilimsel, laik, liyakatli ve dünyaya uyum sağlamış bir yapıya kavuşturacak o "Kurucu Aklı" ve Cumhuriyet güvencesini sahneye koymak zorundadır.
Çünkü tarih göstermiştir ki; gökten yere indirilen iradeyi hiçbir baskı yeniden saraylara hapsedemez.