Osmanlı Devleti, 1855 yılında Kırım Savaşı'nın yükü altında ilk dış borcunu aldı. Ardından İngiltere'den, Fransa'dan ve Avrupa'nın mali çevrelerinden peş peşe yeni borçlar alındı. Bu borçlar, Osmanlı'nın sanayileşmesini sağlayacak fabrikalara, köylüyü güçlendirecek tarımsal dönüşüme, bilimi geliştirecek üniversitelere ya da teknolojik atılımlara yeterince yönelmedi. Buna karşılık aynı dönem, ihtişamlı sarayların yükseldiği yıllar oldu.
Çünkü, günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi “itibar” görkemli saraylarda arandı...
Dolmabahçe Sarayı, Çırağan Sarayı, Beylerbeyi Sarayı ve Feriye Sarayları... Osmanlı'nın mali iflas yolculuğunda "itibarın mimarisi" olarak yükseldiler. Sonunda devlet, 1881'de Düyun-u Umumiye'nin (Genel Borçlar İdaresinin) denetimine girdi. Borç verenler yalnızca faizlerini almadılar; Osmanlı'nın ekonomik egemenliğinin önemli bir bölümünü de ellerine geçirdiler.
Osmanlı Devleti bağımsızlığını yitirerek yarı sömürge haline geldi. İşin garip tarafı Atatürk’ün doğduğu yıl olan 1881'de Osmanlı Devleti egemenliği içindeki vergileri borç verenler gelip kendileri toplamaya başladılar.
Tarih tekrar etmez ama ona benzeyen sonuçlar üretir.
Yıl 1898, Yer Osmanlı Devleti’nin Başkenti İstanbul. Ziyaretçi Alman İmparatoru II. Wilhelm…
Yıl 2026, Yer Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara. Ziyaretçi ABD Başkanı Donald Trump…
Aradan yaklaşık 128 yıl geçti.
Bu kez başkent İstanbul değil Ankara.
Saray Dolmabahçe değil Beştepe.
Padişah değil Cumhurbaşkanı var.
Ancak tartışmanın özü değişmedi. Devletin itibarı, üretim gücüyle mi ölçülür; yoksa gösterişli törenlerle mi?
Bize göre bir devletin büyüklüğü, yabancı liderlere serdiği kırmızı halının metrekaresiyle ölçülmez. Bilim insanı yetiştirme kapasitesiyle, hukuk düzeniyle, sanayisiyle, teknolojisiyle, kişi başına düşen geliriyle ve yurttaşlarına sağladığı özgürlükle ölçülür.
II. Wilhelm'in İstanbul ziyareti öncesinde yapılan hazırlıklar, dönemin gazetelerinde ve hatıratlarında "devletin bütün olanaklarının seferber edildiği" bir gösteri olarak anlatılır.
Bugün de uluslararası zirveler ya da yabancı devlet başkanlarının ziyaretleri öncesinde şehirlerin adeta yeniden dekore edilmesi, yolların boşaltılması ve olağan hayatın askıya alınması kamuoyunda benzer tartışmalara yol açtı.
Asıl sorulması gereken soru şudur:
128 yıl sonra gerçekten ne değişti?
II. Abdülhamid de gücünü, meşrutiyetini yalnızca içeride değil, büyük güçlerle kurduğu dengelerde arıyordu. Bugün de Türkiye'nin dış politika stratejileri ve uluslararası liderlerle kurulan ilişkiler üzerinden benzer tartışmalar yapılıyor.
Farklı dönemler, farklı koşullar...
Ama aynı endişe, "Devletin gücü kendi üretiminden mi gelir, yoksa güçlü devletlerle kurduğu yakın ilişkilerden mi?"
Bir ülke, kendi fabrikalarıyla yükselir.
Kendi mühendisleriyle yükselir.
Kendi üniversiteleriyle yükselir.
Kendi hukuk düzeniyle yükselir.
Hiçbir yabancı liderin tebessümü, goygoyu, iki dudağı arasından çıkacak üç-beş sözcüğü çöken bir ekonomiyi ayağa kaldıramaz.
Hiçbir görkemli karşılama töreni, kaybolan hukukun yerini dolduramaz.
Hiçbir saray, halkın refahından, ülkenin onurundan, yurttaşından daha değerli değildir.
II. Abdülhamid döneminin en sert eleştirilerinden biri, muhaliflere yönelik baskılardı. Sansür, sürgün, jurnal sistemi ve siyasal denetim, dönemin en çok tartışılan uygulamaları arasındaydı.
2026 Türkiye’sinde ise gazetecilerin, siyasetçilerin, belediye başkanlarının, akademisyenlerin ve çeşitli muhalif kesimlerin yargı süreçleri ve ifade özgürlüğü konusunda yoğun tartışmalar yaşanmaktadır.
Elbette iki dönemin hukuk sistemi ve siyasal yapısı aynı değildir; ancak özgürlükler bakımından yapılan benzetmeler birbiri ile adeta örtüşmektedir.
Çünkü baskı arttıkça alkış çoğalır. “Çok yaşa Padişah’ım”, “Çok yaşa Reis’im” halini alır.
Alkış çoğaldıkça gerçekler daha az duyulur. Çünkü sarayların duvarları yükseldikçe halkın feryadı duyulmaz olur.
Ve gerçekler susturuldukça sarayların duvarları biraz daha yükselir.
Oysa tarihin hükmü çok nettir. Ve de acımasızdır.
Dolmabahçe'nin mermerleri Osmanlı'yı kurtaramadı.
Çırağan'ın ihtişamı çöküşü engelleyemedi.
Borçla yapılan gösterişli yapılar, üretmeyen bir ekonominin kaderini değiştiremedi.
Bugün de aynı soruyu sormak zorundayız:
Bir ülkenin itibarı gerçekten görkemli saraylarda mı yaşar?
Yoksa fabrikalarda mı?
Laboratuvarlarda mı?
Üniversitelerde mi?
Adliye koridorlarında mı?
Çiftçinin tarlasında mı?
Gençlerin umutlarında mı?
Devlet onuru; yabancı devlet başkanlarının önünde kusursuz tören düzenleyerek hava atmak değildir.
Devlet onuru; kendi yurttaşının önünde başı dik durabilmektir.
128 yıl sonra değişmesi gereken şey sarayın adresi değildi.
Değişmesi gereken anlayıştı. Yurttaşa verilen değerdi. Tebaa anlayışından yurttaş anlayışına geçmekte zorlanan kafalar günümüz Türkiye’sinde Kurtuluş Savaşı’na da karşılar…
İşte bu anlayışa karşı Mustafa Kemal Atatürk başkaldırdı. Amansızca mücadele etti. O’nun bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti’nde bu iki farklı anlayış günümüzde de amansızca birbirine karşı mücadele içindeler.
Tarih bize gösteriyor ki, egemenliğini milletin özgür iradesinden, hukuktan ve üretimden değil de şatafat gösterisinden ve dış desteğin sağlayacağı saygıda arayan yönetimler; kısa süreçte güçlü görünebilirler. Fakat uzun zaman diliminde geriye kalan, gösterişli fotoğrafların arkasında ne alınıp verildiği bilinmeyen o ağır ekonomik faturalar kalır.
Yanıtı günümüz Türkiye’sinde aranan o soruyu sorabiliriz artık.
128 yıl sonra gerçekten ne değişti?