SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Çadırdan kent olur mu?

Yazının Giriş Tarihi: 11.02.2013 09:26

Olmaz, çadırdan kent olmaz.

Kent kavramının içinin nasıl doldurulması gerektiğine ilişkin değişik açılardan çok farklı tartışmalar yürütülebilir. Ancak hemen herkesin üzerinde uzlaştığı kent bileşenlerinden birisi, kentin "geçici olmayan" yerleşim özelliğidir. Çadır bunu sağlamaz.

Peki bu özelliğine rağmen, neden her deprem ya da sel sonrasında çadırlardan oluşan yerleşim birimlerine "çadırkent" adı veriliyor?

Sanırım bu sorunun yanıtı bizim kent anlayışımızda gizli. Kentleşmeyi halen yalnızca demografik bir oluşum, yalnızca bir nüfus hareketi olarak algılıyoruz. Bu yüzden, insanların bir arada yaşadığı yere hemen "kent" adını verebiliyoruz.

Deprem sonrası çadırlar yerine konteynerler ile kurulan kamplara konteynerkent adı verilmesi de bu yüzden.

Oysa kent, insanların yalnızca bir arada yaşadığı bir mekân değil; aynı zamanda sosyal, ekonomik ve siyasal etkileşimlerin yaşandığı bir olguya verilen addır.

Bir yerleşim alanının kent olabilmesi için insanların sosyal, ekonomik ve siyasal etkileşimlerinin gerçekleşebileceği bir mekânsal düzenleme yapılması gerekir.

Kentin yalnızca nüfus ya da mekân olarak algılanması, kentli tanımını ve doğal olarak kentlinin tercihlerini göstermesi bakımından da önem taşımaktadır. Kaldı ki salt nüfus olarak algılansa bile kent olabilmek için nüfusun on binin üzerinde olması gerekir.

Kent, kapitalist sistemin ideolojik baskı araçlarından biridir aynı zamanda. Kırdan ucuz emekgücü olarak göç etmeye zorladığı insanları; köydeki yaşam koşullarından bile daha kötü bir ortamda yaşamaya zorlar. Hakkaniyet kandırmacası, kentlerde çirkin yüzünü gösterir. En büyük eşitsizlikler vitrinlerinde göz alıcı ürünlerin sergilendiği büyük kentlerde yaşanır.

Temel yaşam hakkı bağlamında değerlendirilmesi gereken pek çok ögesi vardır, kentin. Barınma, beslenme, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim bu ögelerin ilk akla gelenleridir. Eğer yalnızca nüfus hareketi olarak algılanmasına sessiz kalınacak olursa, bundan yalnızca kent adı verilen yerleşim birimlerinden siyasal ve ekonomik getirim elde etmek isteyenler kazançlı çıkar.

Bugün, kent merkezlerindeki okul ve hastanelerin şehir dışına taşınmak istenmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir.

İnsanca bir barınma başta olmak üzere, en temel gereksinimlerin bile karşılanamadığı yerleşim birimlerinin kent olarak adlandırılması, ülkemizde kentlerden beklenen yaşam standartlarının düşüklüğünün bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir. Bir başka deyişle, deprem ya da sel kente zarar vermemiştir; çünkü aslında "kent" yoktur.

Barınma zaten derme çatmadır, çadır ya da bir konteyner barınma gereksinimini karşılayabilir...

Beslenme, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim gibi temel yaşam hakkının bileşenlerinden hiç birisi depremden zarar gören yurttaşın yaşamında kalıcı bir yer edinememiştir henüz.

Adil bir istihdam ve eşit yaşam koşulları geçerli değildir, üstelik böyle bir beklentisi, çabası da yoktur yurttaşın.

Ne yerleşim alanı kenttir daha, ne de yurttaş kentli.

Çadırlardan oluşan yerleşim birimlerine kent adı verilemeyeceği gibi; örneğin işlevsel kent meydanları bulunmayan yerleşim birimlerine de kent denemez. Çünkü insanların etkileşime girebileceği mekânsal tasarımlar yoktur.

Bu nedenle, medya kent kavramını kullanırken özenli davranmalıdır.

Yalnızca depremden ya da selden sonra kurulan kamplar için değil; kent niteliği taşımayan bütün yerleşim alanları için, şimdilik herhangi bir olağandışı durum yaşanmamış olsa bile, "kent" sözcüğünü kullanmaktan kaçınmak gerekir.