SON DAKİKA
Hava Durumu

O an'da yaşamak

Yazının Giriş Tarihi: 15.10.2022 16:11
Yazının Güncellenme Tarihi: 15.10.2022 16:11

Yaşamı, bir insan hayatı, ya da yetişkin hayatımızın bir bölümü olarak düşündüğümüzde, hayat çok kısa. O kısa hayata çok şey sığdırabilen şanslılardansanız sorun yok, yavaş yavaş huzurla yaşlanabilirsiniz. Yok öyle değilse, o zaman iş biraz değişiyor. Rüzgara kapılmış yaprak gibi, savrulup gidiyorsunuz. Aslında bu biraz da hayata nasıl baktığımız, ondan ne beklediğimizle ilgili.

"Bir düşünce bana azap veriyor: Yatakta, yastıkların arasında ölmek!" diyen, Macarların devrimci, millî şairi Şandor Petöfi 26 yaşında, bir ulusal savaşta yaşama veda ettiğinde, naaşı diğer ölülerle birlikte bir çukura gömülür.

"Dünya hürriyeti için savaşan kahramanlarla bir çukura gömülmek" istediğini söyleyen Petöfi için, arzusuna uygun bir sonun gerçekleşmiş olmasını, sadece kaderin ilginç bir tecellisi olarak düşünmek doğru olmaz. Petöfi'nin, içinde bulunduğu sosyal, siyasal koşulların kendisine böylesi bir son'u hazırlayabileceğinin bilincinde ve -en azından düşünsel olarak- buna hazır olduğunu söylememiz abartı olmaz.

Yaşadığımız tarihsel dönemin, sosyal-siyasal koşullarının önümüze koyduğu sorunlardan uzak bir yaşam düşlemek pek de olası değil. İsteyerek ya da istemeyerek, o ortamın bir parçası oluveriyoruz maalesef. Yine yakın geçmişten başlayalım...

100 yılda bir yaşanabilecek bir pandemiye, okula başlamaya hazır bir çocuk olarak yakalandınızsa örneğin...

Belki de hayatının baharında, rüya gibi bir üniversite hayaliyle üniversite kapısındasınız; iki, üç yılınız heder oldu. Ya da üniversiteyi bitirdiniz, bir büyük ekonomik krizin tam ortasında iş peşindesiniz, hayata atılacağınız ilk adımda.

Belki de en kötüsü; bir savaşın, bir içsavaşın içine doğdunuz.

Bunların her biri ve çok daha fazlası o kısa yaşamınızda, çok kez başınıza gelmiş olabilir. Eğer hala yaşıyorsanız, cezaevine falan da düşmedinizse, çok şanslı olmalısınız.

Ünlü tarihçi Eric Hobsbawm, adeta bir başyapıt niteliğindeki ünlü kitabına "KISA 20. YÜZYIL" adını koymuş. Birinci Dünya Savaşı ile başlayıp, Sovyetler'in dağılmasıyla biten bir süreç olarak.

Büyük Sovyet Devrimi'ne, iki büyük Dünya savaşına, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı'na, uzun bir Soğuk Savaş dönemi ve ardından Sovyetler'in dağılmasına; Türkiye açısından baktığımızda, en basit haliyle bir imparatorluğun yıkılıp, yerine Cumhuriyetin kurulduğu büyük iniş-çıkışlara sahne olan bir büyük yüzyıl. Bu yazının konusu olmasa da, Dünya siyasî tarihinin tanık olduğu en büyük insani dramlardan biri olan, Faşizm utancının yaşandığı yıllar olarak da anmış olalım.

Rahmetli hocamız Server Tanilli, ne büyük coşkuyla anlatırdı; Batıda, Ortaçağ karanlığından, Sanayi Devrimi'ne gidilen süreçte, Rönesans ve Reform'un o görkemli dönemlerinde, bireyin özgürleşmesine parelel olarak; kültür, sanat ve teknolojideki muazzam gelişmeyi. Birkaç yüzyıl süren bir dönem sonuçta. O sürecin bir parçası olmak meselâ; o büyük coşkulara tanık olmak, bir insan yaşamında az şey midir?

Ekim Devrimi öncesinde, devrime yürüyen o coşkulu kitlelerin arasında olmak ya da.  Üzerindeki işçi tulumunun gururuyla yürüyen bir maden işçisi veya şapkasını başına geçirmiş, bir kamyon kasasında Moskova'ya yürüyen binlerce Rus köylüsünün coşkusu. İnsanlar için bir fotoğraf çekimi olarak, tarihin durduğu anlar. O an geldiğinde, o gücün büyüsüne kapılmış insanların önünde durmak çok kolay değildir.

O günleri anlatan Eisenstein'ın "Ekim" filminin çekimlerinde yaralananların, 7 Kasım 1917'de, Kışlık Saray'ın ele geçirilmesi sırasında yaralananlardan çok olduğu söylenir. İlginç bir not olarak eklemiş olalım.

Belki de Kurtuluş Savaşı'na giden süreçte, Kuvayı Milliye güçlerine katılmak üzere; işgal İstanbul'undan, Kuleli Askerî Lisesi'den kaçarak; düzenledikleri sahte izin kağıtlarıyla vapura binip, Mudanya yolunu tutan çocukların, gençlerin arasındasınızdır, kim bilir? Bursa'da 57. Tümen K. Albay Bekir Sami  Bey'in karşısına çıkıp, "Biz geldik," diyen.

Çanakkale Savaşları'nda günlerce aç, susuz siperlerde bekleyen askerler için sıradan bir gün, şafakta başlayacak bir çıkarmada şehit olacaklarından habersizler. M Kemal'in, komutanlara "Bu gece çok özel bir görev için emir vereceğim askerlere, hiç değilse bu akşam bir sıcak çorba mümkün müdür?" dediği o askerlerden biri olmak da, hayatın bir parçası olabilir. O an'a mikrofon uzatmaya çalışan bir muhabir olmak nasıl olurdu?

Paris Komünü'nde, meydanlarda; İspanya İç Savaşı'nda Madrid'te siperlerde; kaç yıl, kaç gün, nasıl yaşadığınızın ne önemi vardır ki? Önemli olan, o gün orada, o toplumsal süreçte, o coşkunun içinde olmak değil midir mesele?

'68 baharında Paris'te, neden olmasın?

"GEZİ" coşkusunu Taksim'de karşılayan kitlelerin arasında, hiç tanımadığınız insanlarla, yer sofrasında, birlikte simit paylaşmaktır belki de hayatın anlamı.

9 Eylül 1922 İzmir; Kordon'da coşkulu kalabalıklar zaferi kutluyor; ya da konaklarda, zengin evlerinde balolar, davetler, yemekler, kutlamalar... Hangisinde olduğunuz ne farkeder?

Belki de, iki gün sonra öğrenmiştir zaferi Anadolu'nun bir dağ köyündeki kadın. Son birkaç kaşık tereyağını toz biber ve salçayla kavurup, tarhana çorbasına katarak, çocuklarına ziyafet çeker o akşam, yani zaferi kutlarlar. O çocuklar, yıllar sonra, o akşam yedikleri, mis gibi tereyağı kokan tarhana çorbasıyla hatırlayacaklardır kurtuluşu.

Sonraki günlerde aç kalmış olsalar bile... Açlığın bu hikâyede yeri yoktur.

Bir ihtimal, tarihin ray değiştirdiği, büyük coşkular, heyecanlar üreten bu tür gelişmeler, sizin kısa yaşamınızla hiç kesişmeyecektir. Olsun; belki de çok şanslısınız, o dönemlerin acılarını, korkularını, kayıplarını yaşamadınız. Büyük zaferler, büyük coşkular; geride büyük acıların olduğu savaşlar ve zorlu toplumsal mücadelelerin ardından gelmiştir. Bunu da bilmeliyiz. Varsın, öylesi bir hikâyeniz olmasın. Az şey midir, iyi bir insan olarak, mütevazi, onurlu bir yaşam?

40 yıl önce, yaşı benden biraz daha büyük  olan bir arkadaşımla, çok farklı koşullarda 2023'ü hayal etmiştik, Cumhuriyetin yüzüncü yılını. O andan bakıldığında çok uzaklarda, belirsiz, bir andı. "Sen belki görürsün," demişti. (Şu anda yaşıyor; sağlıklı,  uzun bir ömür diliyorum.) İhtimal ki, ikimiz de görebiliriz. Ama, o gün bizim düşlediğimiz, günlerce sürecek, insanların sokaklara döküldüğü coşkulu kutlamalar, şenlikler olur mu, onu bilemiyorum. O günden bakıldığında filmler yapılır, romanlar yazılırdı; stadları dolduran kalabalıklar dev konserlerde coşardı. O günlere aylar kalmış olsa da, halâ vakit var. Neden olmasın? Bugünlerdeki yasaklı konserlere bakınca, umutlu olmak pek kolay olmasa da...

Ne yazık ki, tarih her zaman toplumsal coşkuları, zaferleri yazmıyor, yazmayacak da. Bir de insanlığın "dibe vurduğu" an'lar var ki, belki de en kötüsü o an'da yaşamak; insanlık tarihi bu tür trajedilerle dolu maalesef. Uzağa gitmeye gerek yok; yakın geçmişte Kabil Havaalanı'nda yaşananları anımsamak bunun için yeter de artar bile. Canını kurtarmak için, havalanmak üzere olan uçağa binmeyi başaramayan insanlardan bazılarının, çaresizce uçağın kanatlarına tutunması ve yüzlerce metre yükseklikten kendini boşluğa bırakması ne hazin bir sondur?

Daha da ne denir?

Komşumuz İran'da bir kadın sokakta saçları göründüğü için, devlet eliyle öldürülüyor. Batıdaki Reform Hareketleri'nden tam 600 yıl sonra. Rahsa Amini, 22 yaşında bir genç kadın; hayatını verdiği görünen saç telleri, bugünlerde İranlı kadınların özgürlük savaşının ateşleyicisi oldu.

Bugün, İran'da sokakları dolduran, yerlerde sürüklenen, öldürülen kadınlar için tek gerçek; o an, orada olmaktan başka nedir ki? Daha çok kadın, daha çok erkek, daha çok dünya insanı bu mücadeleye omuz verdikçe, İranlı kadınlar kazanacak!

"O coşkuya, o umuda omuz vermeye!" diyerek selamlayalım, İran sokaklarındaki adsız kahramanları. Belki de bugün tarih, tam da orada yazılıyordur.

En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.