SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Kırk yılın selamı

Yazının Giriş Tarihi: 19.07.2022 13:19
Yazının Güncellenme Tarihi: 21.07.2022 10:56

Kırk yıl önce sessiz sedasız geldiğim bu şehre (Bursa), bir selamı esirgediğimden değil; sosyal, siyasal koşulların zaruri sonucuydu, diyelim. Bir selam kırk yıl nasıl saklanır? (Aslında kırkı da geçmiş, ama biz yine de "kırk yıl" diyelim, söylemesi kolay oluyor!)

1980 yılı baharı, Nisan ayının son günleri; İstanbul Spor Sergi Sarayı'nda yaşamımın en keyifli eğlencelerinden birine tanıklık ediyorum: Üniversitelerarası Halk Oyunları Şenliği. Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinden, onlarca halk oyunları ekiplerinin katılımıyla oluşan ve binlerce üniversite öğrencisine ücretsiz sunulan muhteşem bir şölen. Yakın geçmişte aramızdan ayrılan sevgili arkadaşım Adnan Genç ve emeği geçen tüm arkadaşları saygıyla anmış olalım. Bugün olsa, devasa bütçelerle, büyük organizasyon firmalarının ancak kotarabileceği böylesi  bir şenlik; o günün üniversite gençliğinin yaratıcı zekası, sınırsız özverisi, kolektif bilinci ve örgütlenme yeteneğiyle başarılabilmiştir.

Şenliğin son günü, henüz kapanış seremonileri yapılmadan, sessiz sedasız oradan ayrılıp, o güne kadar hiç görmediğim, yolunu da bilmediğim bir kente, Bursa'ya doğru, karmaşık duygular içinde uzun bir yolculuğa çıkıyordum. Geride neleri bıraktığımı ve belki  beni nelerin beklediğini de hiç bilmeden. Bir arkadaş, "Kabataş'tan vapura binersiniz, Yalova'da vapur çıkışında bekleyen otobüsler var" demişti. İstiklâl Caddesi'nden Tünel'e doğru yürürken, vapurun kalkmasına çok zaman oluşundan mı, yoksa İstanbul'la son bir vedalaşma mıdır, THY'nin karşısındaki muhallebicide biraz oyalandık. Vedalaşırken çok sevdiğim bir arkadaşım "Nereye gittiğini sormuyorum" demişti, "sorsam da söylemezsin." Elimde küçük bir valiz ve cebimde bir mektup. (Bu mektup mevzuu daha uzun bir hikayenin konusu olabilir. Ancak, şu kadarını söylemiş olayım: Ola ki, gerek olursa, bize yardımcı olsunlar diye, bir arkadaşımızın Bursa'daki kuzenlerine yazılmış bir mektup. Yaklaşık bir hafta sonra sanayideki dükkanlarına gidip, iki genç tamirciye verdim o mektubu; açıp okudular, "Aa, ... abi bize mektup yazmış," dediler, sevindiler. Bir çay içip, ayrıldım ve bir daha da hiç görüşmedik.)

Yalova'ya vardığımızda hava kararmak üzereydi, hayatımın en uzun vapur yolculuğu! Sonraki günlerde, aylarda çok geçtim Yalova'dan, sevdim de, ama o akşam heyecanla geçtiğim bir vapur iskelesiydi sadece. Hele Nazım'ın, "Yalova Türküsü"  müzikalinde, "Yalova'nın şifalı sularının yanında, halt etmiş Voronof Aşısı" dediği şifalı sularını malesef bugüne kadar test etme şansım hiç olamadı!

Yalova - Bursa yolundaki muhteşem doğal güzelliği o gece olmasa da, sonraki günlerde defalarca izleme şansım oldu. Hele, Engürücük rampasını yavaş yavaş çıkarken, yemyeşil tepelerin, vadilerin doyumsuz güzelliğini anmamak olmaz. Tam tepeye çıkınca, sağda kendin pişir, kendin ye tarzında bir et lokantası vardı. Oraya ilişkin küçük bir anı:

80 Sonbaharında bir polis minibüsüyle, ellerimiz kelepçeli olarak Istanbul'dan Bursa'ya dönerken, orada yemek molası verdiler. Bizim yemek yiyecek halimiz yok; yüzüm gözüm mosmor, gözlerime kan oturmuş, ağzımı açmakta bile zorlanıyorum. Şoförle ekipler amiri olayı gelişine bırakmış gibiler, ama Elmacı ile diğeri (Elazığ veya Malatyalı olabilir) oldukça düşmanca bir tavır içindeler. Çok değil, yarım saat sonra 'her şey' yeniden başlayacak. Onlar da bunu hissettirmeye çalışıyorlar.

O akşamdan yaklaşık 15 yıl sonra kendi arabamla oralardan geçerken, eşime bir yemek ısmarlamak için aynı lokantaya girdiğimizde, gözlerim o akşamdan izler aradı; o akşama tanık olan, yanakları çökük, orta yaşlı köylüyle göz göze gelivermeyi umut ettim; ama malesef çok merak etmeme rağmen, kimseye de bir şey  soramadım. Sadece eşime kısa bir şeyler anlatabildim, o kadar...

Tekrar kırk yıl önceki o gecenin sabahına dönelim... Bursa'yı gündüz gözüyle ilk görüşüm. Tophane'den, korkuluklara yaslanıp, baktığımda - Tabi ki İstanbul görünmüyordu! - henüz tüm ovayı evler kaplamamıştı, ama yine de eski otogarın altlarında hatırı sayılır bir yapılaşma vardı. "Yeşil Bursa" tanımı için tek başına Uludağ da yeter belki ama, haksızlık etmeyelim; Kültür Park, Merinos, İpek İş ve küçük büyük bir sürü park... (Nerden bilirdim, bir gün  rahmetli arkadaşım, naif dostum, sevgili Esat'ın yıllarca İpek İş'te  çalışacağını.)

Bursa'ya bir yakınımıza misafirliğe gelmişiz gibi, bir hafta boyunca dolaşıp durduk; Mudanya, Gemlik, İznik... Hatta İnegöl'de bir futbol sahasının kenarında dikilip, dakikalarca futbol izledik. Güzel günlerdi. Hayatımda ilk kez çileği bu şehirde tattım. Uludağ'ın eteklerinden toplanıp, akşam üzeri Tahtakale'de satılan, harika dağ çilekleri...

Ama bu konukluk çok uzun sürmedi. Sessiz sedasız geldiğimiz Bursa'dan büyük bir konvoyla ayrılacaktık. 88 gün kaldığım Siyasi Şubeden çıkıp, yolda bekleyen asker, polis ve bir grup arkadaşın doldurduğu araç konvoyundaki araçlardan birine bindirildiğimde; yine yorgun, uykusuz ve şaşkın bir haldeydim. Omuzlarımda bu kez başka yükler ve sorumluluklarla. Her şeye karşın bu süreci az hasarla atlatmış olmanın huzuru içinde, Donanma ve Sıkıyönetim Komutanlığı (Gölcük) yolunu tuttuk.

1982 yılı ortaları, Gölcük Deniz Askeri Tutukevi'ndeyiz; yirmili yaşlarda. Kenan Evren'in "Asmayalım da, besleyelim mi?" dediği yıllar. Evren'in eşinin ölümü üzerine Güneri Civaoğlu'nun bir köşe yazısında ya da bir televizyon programında "Orta yaşın sınırlarını zorlayan genç bir adam için eşini kaybetmek... " diye başlayan bir şeyler söylemesi, yirmili yaşlardaki bizler için - hele de o yıllardaki yaş algısıyla - diktatöre kibarca bir yağ çekme olarak görünmüştü, gülmüştük haliyle. Medyanın bugünkü halini görünce, bunun lafı bile olmaz ya...

Şimdilerde, "o sınırların zorlandığı" yaşlarda olduğumuzu düşününce aklıma geldi.(!) Yine o yıllarda, 50 küsur yaşındaki  Amerikan Dışişleri Bakanı Alexander Haig, sabah sporunda İstabul'da mı, Ankara'da mı, tenis oynamıştı da ne çok şaşırmıştık. Medyanın ilgi odağı olmuştu.

Bugün böylesi bir mecradan tekrar "Mehaba!" derken, aradan kırk yılı aşkın bir zaman geçmiş. Tam da "Orta yaşın sınırlarını zorlayan..." o yaşlardayız. O günlerden bu günlere birçok dostlarım oldu bu şehirde. Bazılarını daha çocuk yaşta tanıdığım bu arkadaşlardan birkaçının adını ansam, diğerleri alınır belki de. Her birinin, hepimizde sonsuz emeği vardır. Birlikte omuzladığımız zor günlerin, birlikte paylaştığımız her bir dilim ekmeğin hatırına, içtenlikle selamlarımı gönderiyorum hepsine.

Hayatta olmayan dostlar için bir şeyler söylemek çok daha zor. Huzur içinde, ışıklar içinde yatsınlar. Başka da bir şey gelmiyor elden.

Anıların arasından  selam olsun Bursa'ya, Bursalı dostlara! Daha da geç olmadan...