Umut adına, hayat adına, insanlığın geleceği adına, kültür-sanat adına ve daha bilumum değerler adına, çoğumuzun yaşadığı karamsarlığı belki daha fazlasıyla ben de yaşamaktayım. Bunun yaşlanmakla ilgisi olduğunu yok sayamayız, ama sadece bu olmadığı çok açık.
Çoğunlukla daha kişisel kaygılarla olsa da gençler de bu sorunlardan azade değil. Yoğun iş yaşamı, çalışma temposu içinde ev ve iş arasına sıkışmış milyonların bunları düşünmeye zamanının bile olmadığı gerçeğini de bir kenara koyalım. Hatta en basit haliyle karnını doyurmaktan ve bir barınaktan yoksun milyonları da... Bunlar bir insan için çok daha yakıcı, incitici sorunlar. Her ne kadar insanlığın bir lokma ekmek ve bir sıcak yatakla sınandığı gerçeğini gözden uzak tutmasak da bunların hiçbirinin büyük insanlık düşünün, gelecek mücadelesinin bir parçası olduğu gerçeğini yok sayamayız.
Dolayısıyla kültür-sanat, edebiyat ve bilim adına kafa yormaktan ve üretmekten geri duramayız. İşte asıl sorun da burada ortaya çıkıyor. Kapitalizmin dev reklam ve propaganda endüstrisinin çarkları arasında yok olmadan bu iş nasıl olacak? Bunun tek bir cevabı yok. Teknolojik gelişimin, iletişimin devasa boyutlara ulaştığı ve bilgiye ulaşmanın sadece bir "tık" uzağında olduğumuz yanılsamasını da yok saymadan... Evet, günümüzde bilgiye, bilimsel bilgiye ulaşmanın bir "tık" yakınında olduğumuz sadece bir yanılsamadır. Gördüğümüz devasa iletişim olanakları ve bilginin çok yakınında olduğumuz belki teorik olarak doğru olsa da bu o kadar basit değil. Onlarca, yüzlerce, binlerce veri, bilgi arasından doğruyu, gerçeği, bilimsel olanı bulup ayırmak çok ince bir bilim işçiliği gerektiriyor. O ince işçiliği ve sabrı gösteremezsek, binlerce manipülatif veri arasında kayboluruz.
Demem o ki, bu bilgi ve enformasyon karmaşası içinde, onca veri ve onca reklam arasında her şeyi bildiğimiz yanılsamasıyla hayata bakarken, çok şeyi kaçırdığımızın farkında bile olmayabiliyoruz. O, çok reklamı yapılan ünlü yazarların, çizerlerin önünde kuyruk olurken, kıyıda köşede kalmış, eserlerini sergilemek, tanıtmak için çırpınan yazarları, sanatçıları kimseler görmüyor bile. Yer yer belediyelerin bu tür yazar, çizer ve sanatçılara sunduğu olanakları yok saymıyorum. İyi de yapıyorlar, sağ olsunlar, ama yeterli olmadığı açık. Çünkü her şeyin para olduğu günümüz dünyasında hayatı sürdürmenin de bir maliyeti var. Oysa, onu çoktan geçtik, bu işlerle hayatın kazanılamayacağı ortada. Biz onun peşinde de değiliz, yeter ki ürettiklerimiz insanlara ulaşsın, belleklerde yer bulsun, hepsi bu.
Bu uzun girişin ardından, buzu delen bir tomurcuk gibi hayatımızın ortasına fırlayıveren öyle işler de var ki, düşen suratlarımız bir anda umuda dönüyor. 2025'in son günlerinde izlediğim iki konserden ve Ruhi Su Dostlar Korosu'ndan söz ediyorum.
1975 yılında, yani tam 50 yıl önce, Dostlar Tiyatrosu'nun Cumhuriyet Gazetesi'ndeki bir ilanıyla başlıyor Ruhi Su Dostlar Korosu'nun hikâyesi. Ruhi Su'nun müthiş çalışma azmi ve o imeceye omuz veren gençlerin zor koşullardaki fedakâr çabalarıyla, kısa sürede albümlere uzanan güzellikler çıkıyor ortaya: El Kapıları, Sabahın Sahibi Var ve daha niceleri... O sürece Ruhi Su'nun en yakınında omuz verenlerden biri de Sümeyra Çakır'dır, erken kaybettiklerimizden. 1980 sonrasında yurtdışında sürdürdü çalışmalarını. Genç yaşta, 1990 yılında hayatını kaybettiğinde geride onlarca kaset ve türkü bıraktı. Bir buçuk yıl önce, ölüm yıldönümü vesilesiyle, Perpa'da, bir konferans salonunda düzenlenen anma etkinliğine de katılmıştık.
Anmak yaşatmaktı...
Sümeyra'nın dostları, Ruhi Su Dostlar Korosu'nun ilk koristlerinden, çok güzel türküler dinlemiştik, Sümeyra görselleri eşliğinde, hüzünle.
Koronun diğer değerli elemanları -okul arkadaşım sevgili Karabey Aydoğan ve İbrahim Yüksel dışında- adsız birer kahramandır benim için. İşte bu adsız kahramanlar o günlerin rüzgarının ruh ve coşkusuyla öylesine doludurlar ki, hayatta olanlardan bir kısmı geçen 50 yılda dönem dönem bir araya gelip ücretsiz konserler üretirler bizim için. 30 Aralık akşamı, o yağmurlu gecede Barış Manço Kültür Merkezi'nde ayakta izlediğimiz, 50 yıllık bu koristlerdir yine. O yılların genç devrimcilerine ve Ruhi Su'ya bir selam olan türkülere ses oldular. Büyük bir teşekkür borçluyuz her birine.
Bir de gençler var. O apayrı bir hikâye.
50 yıl boyunca kuşaktan kuşağa aktarılan bir geleneğin hep genç kalan sesleri. Hiçbir maddi beklenti içinde olmadan bir hülyanın izinde, Su'yun İzinde bir geleneği, bir meşaleyi gururla taşıyorlar. Gidenler, gelenler... Ama kesintisiz süren bir geleneğin yaşatılması adına, çıkarsız ve bitmeyen bir çaba... Ne söylense azdır. 20-30 kişilik bir koronun aslına sadık kalma çabasıyla günler, aylar alan çalışmalarla konserlere koşması, insandan umudu kesmemek adına, çok önemli değilse, nedir?
Tam da bu girişe uyan bir olaydı Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde izlediğimiz de. 500 kişiyi aşkın bir izleyici topluluğunun, hani o görkemli konser salonlarındaki ağırbaşlılığı andıran bir görüntüye tanıklık ediyorduk.
Ruhi Su'nun ölümünün 40. yılı etkinlikleri kapsamındaki Ruhi Su Dostlar Korosu'nun bir etkinliğiydi sözünü ettiğim. Gece boyunca çok güzel türküler, semahlar dinledik. Sözler, sesler çok tanıdıktı, zaman zaman tutamadık kendimizi, türkülere eşlik ettik.
"Şişli Meydanı'nda Üç Kız" türküsü söylenirken gözlerimiz doldu, çok uzaklara, genç günlerimize gidip geldik. Yarım yüz yıl öncesinin anıları canlandı hafızalarımızda. Zira, türküye konu olan olayın kahramanı olan kızlardan biri ve onların o günkü devrimci arkadaşlarından bir grupla birlikteydik. Araya giren yıllar unutulmuş, o günlerin coşkusu, yoldaşlık duygusu sarıvermişti ortamı. "Biz" oluvermiştik yine, güzel duygulardı.
Hikâyeyi çok okuduk, çok dinledik.
28 Nisan 1977'de, Galatasaray Mühendislik Yüksek Okulu öğrencisi üç kız, okuldan çıkıp otobüs durağında beklerken yakalanırlar bir hain pusuya. Çiğdem Yıldır, aldığı kurşun yaralarıyla hayatını kaybederken, Şükran ve Meliha ağır yaralıdır. Oğlu Ilgın'ın arkadaşlarının yaşadığı bu kanlı olay ve üç gün sonra Taksim Meydanı'nda 500 bin emekçiye kurulan kanlı pusu, Ruhi Su'nun ruhunda derin bir sızı olup, yıllardır dillerden düşmeyen o ünlü türküye ses olur:
Şişli Meydanı'nda üç kız
Biri Çiğdem, biri Nergis
Vuruldular güpegündüz
Sorarlar bir gün sorarlar
...
48 yıl önce yaşanan bu olay, Çiğdem'in arkadaşlarınca hiç unutulmamıştır geçen onca zamana inat. Çiğdem'in, Meliha'nın, Şükran'ın arkadaşları, o günün genç kızları, bugünün ruhu genç, güzel kadınları sahneye çıkıp koronun gençlerinin arasına karışıverdiler. Zaman durmuş gibiydi... Önce, o saldırıda ağır yaralanan Şükran, bir plaket sundu koronun yöneticisine, arkadaşlarını temsilen. Sesi titreyerek "Bu plaketi size arkadaşım Çiğdem ve özgürlük mücadelesi yolunda yitirdiğimiz kız kardeşlerimiz ve erkek kardeşlerimiz adına takdim ediyorum," diye tamamladı sözlerini. Duygulu anlardı... Hüzünler, buruk sevinçlere karıştı. O günün genç kızlarının da katılımıyla hep beraber bir kere daha söylendi "Şişli Meydanı'nda Üç Kız" türküsü. O günlerin sloganları yankılandı gökyüzünde, yorgun bedenlere inat.

Sabahın bir sahibi var
Sorarlar bir gün sorarlar
Biter bu dertler, acılar
Sararlar bir gün sararlar
Bitmeyen bir hikâyedir bu. Zira, sabahın bir sahibi vardır.
Bu yeryüzü, bir gün yine kucaklayıp saracaktır, sabahın sahiplerini.
Başlıktaki "kadir kıymet bilme" onuru, Türkiye devrimci mücadelesinin unutulmazlarının ve onları unutturmamak adına emek veren fedakâr, güzel yürekli gençlerindir. Ruhi Su Dostlar Korosu'nun genç seslerine içten bir teşekkür ve minnet duygularıyla bunu da söylemiş olalım.
Her birine gönül dolusu sevgiler, selamlar.