SON DAKİKA
Hava Durumu

Hayat seni güldürmüyorsa...

Yazının Giriş Tarihi: 05.12.2023 07:14
Yazının Güncellenme Tarihi: 05.12.2023 07:18

Bir zamanlar... Henüz "internet" ve "sosyal medya" kavramları literatürümüzde yokken; hatta "medya" kavramının da iletişim fakültelerinde belletilmeye çalışıldığı yıllar.

Arabesk müziğin TRT ekranlarında çalınıp söylenmediği, ama arabesk tonlu sözcüklerin, sözlerin kamyon kasalarını, minibüsleri süslediği günler. Sevgi sözcüklerinden, ilan-ı aşklardan, politik göndermelere kadar uzanan geniş tabanlı bir alanı vardı o sözlerin. Bir de tuvalet kapısı yazıları vardı ki, onlara hiç girmeyelim.

Günümüzde internetin yaygınlaşmasıyla bu ve benzeri sözler ve daha birçok şey hızla dolaşıma girmiş oldu. Tabii ki güncel versiyonlarıyla. Bazı arkadaşlar aynı paylaşımları bıktırırcasına gönderiyor olsalar da, içlerinde çok güzel, yaratıcı olanlar da yok değil.

"Hayat seni güldürmüyorsa, espriyi anlamadın demektir!"

İlk duyduğumdan itibaren tebessümle hatırlarım. Anlamaya çalışmanın bir değeri var mıdır, bilemiyorum. Toplumun çok büyük bir kesimini hayatın güldürmediği bir gerçek de, espriyi anlamadığımızdan mı, o tartışılır. Belki de herkes "espriyi" anlıyor da, anlamazdan geliyor. Öyle olunca da bir türlü yüzü gülmüyor.

Bir süredir Dilan-Engin Polat çiftinin  merkezinde olduğu bir "tiyatro" sergileniyor. Keyifle, ama biraz da şaşarak izliyoruz millet olarak. Teatral yaratıcılığın sınırlarının zorlandığına kuşku yok. "Çok param olsa ne yaparım?" düşüncesinde olanlara oldukça zengin seçenekler sunuyorlar.

Katlar, yatlar, helikopterler, uçaklar hepsi tamam da; Euro'lardan, Dolar'lardan saçlarına  bigudi yaptırmak nasıl gelir insanın aklına? Hele o güllerle dolu havuzda, şeffaf bir balonun içinde sallanmak nasıl bir şeydir?

O kahve, altın tozuyla telvelenmese olmaz mıydı?

Hani bazı gençler yaratıcı evlilik teklifleri yapıyorlar ya sevgiliye, bunları gördükten sonra kim ciddiye alacak şimdi onları? Ne yapsan boş, hepsi yapıldı anlayacağınız. Belki de Dilan hanımın nezarethaneye alınmayan güzellik kremleriyle teselli bulursunuz siz de, kim bilir. "Ben onlarsız olamam," falan diyordu o anda telaşla. Belki de hala olayın ciddiyetinin farkında değildi kadıncağız. Yoksa espri yapmadığı açık. Ama öylesi ortamlardaki espriler de hoştur, bilirim.

12 Eylül darbesinin üzerinden henüz üç ay geçmiş, 12/12/1980. (Birkaç gün sonra 43 yıl geçmiş olacak.) Sabahın 02.30'u. Bir gece, bir arkadaşımla birlikte kaldığımız evin kapısını kırıp, içeriye daldılar. Üzerimize doğrultulan namlular eşliğinde yataklarımızdan çıkıyoruz.  Küfürler, tekmeler, tokatlar havada uçuşuyor. Bir yandan da arama yapılıyor evde. Bir süre sonra her şey bitti. Artık evden çıkmak üzereyiz. İki kişi koluma girmiş, kapıya yöneliyoruz. Merdivenler asker, polis dolu. Söylemeye gerek var mı, bilmiyorum; hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor. Artık bilinmez, karanlık bir yolun başındayım, gerçek bu. Ama kafamda da türlü sorular, senaryolar... Koluma girmiş polislerden birine "Eğer tekrar gelmeyeceksek, şemsiyemi alabilir miyim?" diye soruyorum. O evde misafir olduğumu söylemek istiyorum anlayacağınız. Polis de boş bulundu belki, "Amirim bu çocuğun şemsiyesi varmış, alsın mı?" dedi.
O anda içimde patlayan kahkahanın, yüzümdeki izlerini benden başka fark eden oldu mu,  bilemiyorum. Ama, amir öyle bir baktı ki soran polise... Polis de anladı devirdiği çamı, ama ne yaparsın olan oldu. Sanırım bıraksalar oracıkta parçalardı beni.

Dönelim tekrar konumuza.

Olup bitenlere, gördüklerimize, yaşadıklarımıza biz şaşırmıyoruz da; iktidardakiler, yöneticiler ve hatta ekonomi, güvenlik bürokrasisi neden şaşırmış gibi yapıyorlar anlaşılır değil. Sistem bu çarpıklıkların önünü açmasa ya da birileri göz yummasa, bu işleri yapanlar bu kadar rahat davranabilirler miydi?

Asıl soru bu.

Daha dün değil miydi Sezgin Baran Korkmaz olayı? Birçok siyasiye de uzanan; bir otele, bir servete "çökme," bir kara para olayı. Unutuldu gitti çoktan. SBK Amerika'da cezaevindeydi, ama geçtiğimiz aylarda tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı haberi duyuldu. Her gün bir benzerine tanık olduğumuz için, artık haber değeri bile taşımaz oldu. İlgilenmedik pek.

Mesela, o Çiftlik Bank olayı neydi? Bugünlerde olup bitenlerden ne farkı var? Hani şu futbolcuların da dolandırıldığı saadet zinciri olayını diyorum. Sahi, o olayın kahramanı olan o delikanlıyla aynı fotoğraf karesinde görünenlere ne oldu; nerelerdeler şimdi? Yeterince incelenip, araştırıldı mı olay? Eğer bu yapılamadığı sürece, her birkaç ayda yeni bir dolandırıcılık olayı patlar ve yöneticiler de bizimle birlikte ekranlarda izleyip, şaşırırlar olan bitene. Şimdilerde olan da bu olsa gerek.

"Ne sağcıyım, ne solcu; futbolcuyum futbolcu!"

Bizim gençliğimizde çok bilinen bir tekerlemeydi bu. Politik taraftarlığı olmayanlara "futbolcu" derlerdi. Aslında futbolculuk bu kadar çok para kazandıran bir iş de değildi o yıllarda. Öyle olunca da halktan kopuk, başka dünyaların insanları da değildi çoğu. Ayrıca, haksızlık etmeyelim, o günlerin futbolcularının bir çoğu ülke sorunlarına da duyarlıydı. Bu vesile ile bir selam gönderelim o günlerin futbol emekçilerine.

Zamanla futbol, büyük paraların döndüğü bir endüstri haline gelince, sahipleri de çoğaldı. En başta da "Cemaat." AKP iktidarının ilk yıllarından itibaren, adeta futbol dünyasına çöreklendi. Her kurumda olduğu gibi ikbali orada gören birçok futbolcu da cemaatin şemsiyesi altına girmekte buldu çözümü. Hak edip etmediğine bakılmaksızın milli takımın değişmez oyuncusu da oldu bir çoğu. Hakan Şükür'ün koşmaktan aciz olduğu yıllarda bile, sahada gezinerek milli takımın değişmezi oluşuna şaşırdık bir zaman. Neredeyse, bir dönemin milli takımı devran değişince "terör örgütü üyeliği"nden  aranır duruma düştü. Kalanların çoğunun da aynı yolun yolcusu olduğu bilinmesine rağmen, görmezden gelindi belki de.

Fatih Terim'i konuşsak mı, bilemiyorum. Neredeyse her dönem adı futbol dışı olaylarla da anıldı. Bir zamanlar o Hagi'li, Popescu'lu takımla Galatasaray'daki UEFA şampiyonluğu dışında başka da önemli bir başarısını görmedik yöneticilikte. Ama o günlerin bir ömür ekmeğini yedi. Bunu söylemekte de bir sakınca yok.

Gelelim bugünlerde patlayan dolandırıcılık olayının tam ortasında gündem olan, bir dönemin ünlü futbolcularına ve teknik direktörüne ilişkin haberlere... Bilinen o ki, bu piyasada işler biraz o masonik ilişkilere bağlı olarak yürüyor. Öyle görünüyor... Öyle olunca da belli kişilerin yörüngesinden çıkılamıyor anlaşılan. Bir genç takım koçuyla sohbet etmiştik bir gün. Nasıl, bu kadar oyunculara her dediklerini yaptırabildiklerini sormuştum da, "Top bende," demişti. Evet, o piyasada top kimdeyse, onun peşinden koşuluyor, bu da bir gerçek.

Olayı biraz magazinel bir mantıkla konuştuğumuz için; olayın diğer yanını, dolandırıcılık, kara para aklama yanını pek konuşmuyoruz bile. İşin o yanı öylesine bildik, tanıdık ki...

Dilan-Engin Polat olayından sonra bir anda  "Fenomenler"le ilgili de soruşturma başlatılmış. Sayıları altıyüzleri bulan bir gruptan söz ediliyor. Sanki öyle bir sosyal, siyasal, ticarî bir sınıf  varmış gibi. Bir yemek masasında buluşmuş bir grup kadını gösteriyor televizyonlar. Her birinin üzerine adlarını yazmışlar. Hani karikatürlerdeki baloncuklar gibi. Onlar "Fenomen"miş! Böyle lanse edilmeleri doğru mu, o da başka bir konu ya... Eğer o mecralarda bir usulsüzlük varsa, şimdiye kadar hiçbir kurum tarafından görülmemiş olması çok ilginç değil mi?

Bütün bu olayların bir tek ortak noktası var: Çok büyük bir yoksulluğun ve çok büyük bir soygunun toplumun gözünün önünde yan yana yaşanıyor olması.  Hayat, toplumun çok büyük bir kesimi için ölümüne bir çabayı gerektiriyor ve ona rağmen milyonlarca insan derin bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşıyor. Yani hayat büyük bir kesim için çok zor. Birçok anne baba ısınmayan evinde, çocuklarını doyuramadığı sofrasında onlarla gözgöze gelmemek için gözlerini kaçırıyor. Bir yanda böylesi yakıcı bir gerçeklik varken, bir başka kesimin hem de hiçbir üretici, yaratıcı özelliği yokken, rüya gibi bir hayat yaşaması ve bunu da en görgüsüz biçimde toplumun gözünün içine sokması, kabul edilebilir bir durum olmasa gerek. Bunu yaratan sistemin kendini sorgulaması gerekmez mi?

Bu arada üç beş ayrı kurumdan maaş alan üst düzey yöneticilerin oluşturduğu kötü örneği, usulsüz ihale iddialarını, "mülakat"lı sınav usulsüzlüklerini,... saymıyorum bile. Derin bir yozlaşma ve çürüme örneği olarak göz önünde yaşanıyor her biri.

Şimdi şöyle bir adım geriye çekilsek. Bugün iktidara yön veren siyasetçilerin ve özellikle de 55-60 yaş üstündekilerin daha genç oldukları 25-30 yıl öncesine gitsek. Onlar da o günlerdeki gözlüklerini taksalar ve birlikte bugünlere baksak; ne görürler, ne söylerler delicesine merak ediyorum. Şimdi bazılarının adını yazsam, diğerlerine haksızlık(!) olur, ama siz gözünüzde canlandırın... İşte onlardan birkaçı, bir film karesinde beliriverseler; yanlarında da biz olsak... Baksak öylece...

Çoğu zaman hayata böyle film karelerinden bakmayı seviyorum; çok hoş, çok öğretici.

1985 yılının son ayları. Sağmalcılar Özel Tip Cezaevi'ndeyiz. Belki altı ay oldu; havalandırmaya bile çıkmamışız. Yani güneşi bile görmeyeli altı ay olmuş, ne tuhaf.  Neredeyse her şey yasak. Her gece birkaç koğuşa nokta operasyon yapılıyor. Ama her şeye rağmen dünyaya, ülkeye, hayata, insana dair kafa yormaktan da geri duramıyoruz. Çeşitli konularda makaleler yazmayı deniyoruz örneğin. Sovyetler'deki son gelişmeler, Yıldız Savaşları, Ecevit'in yeni kurulan partisi DSP ve başka konular...

Seçtiğimiz konuyu ve o konuyu nasıl işleyeceğimizi bir grup arkadaşın onayına sunuyoruz. Seçilen yazılar daha sonra tüm cezaevindekilerin okumasına sunuluyor. Bu kez de yazıyla birlikte, yazı hakkındaki değerlendirmeler ve eleştiriler dolaşıma giriyordu. Hatta bazen belki üç beş sayfalık bir yazıyla, 20-30 sayfalık değerlendirme ve eleştiri yazılarının dolaştığı da olurdu. Güzel bir çalışmaydı; herkesin görüş belirtme hakkının olduğu, demokratik bir  katılım aynı zamanda.

Ben de "Yozlaşma" başlıklı bir yazı hazırlamaya karar verdim. Konu, 12 Eylül darbesinin yarattığı yeni sürecin ekonomik,  sosyal, kültürel ortamındaki arabesk kültür ve onun sonuçları olacak. Üst başlıklarıyla kısa bir özetini, yani bugünkü moda deyimle, "demo"sunu seçici arkadaşlara gönderdim. Yazmaya değer bulundu ve devam ettim. Ama, süreç daha çok baskıcı yanıyla gündem olduğu için, diğer yanı henüz sonraki yıllardaki kadar, hele de bugünlerdeki haliyle  ortaya dökülmüş değildi. Belki dışarıdaki güncel hayata ilişkin bilgilerimiz de, en azından pratik olarak, sınırlıydı. Öyle olunca da, konuyu yeterince derinleştiremediğimi düşünüyorum. Hele de bugünden bakınca.

Oysa, şimdi o "yozlaşma" dediğimiz süreç bir bataklığa dönmüş ve toplum olarak içinden çıkmaya çalıştıkça biraz daha batıyoruz. Hırsızlık, yolsuzluk, hukuksuzluk, kara para, uyusturucu; görgüsüzlükte sınır tanımayan türedi zenginler ve daha bir çok olay almış başını gidiyor. Hatta sistem olarak bu işin  içinden çıkmaya çalışıyor muyuz, o da belli değil.

Bugün her birimiz o yazıyı yeniden yazsak, nasıl bir başlık atardık acaba?... Şuna ne dersiniz? "Hayat sizi güldürmüyorsa, espriyi anlamadınız demektir!"

Yükleniyor..
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.