46 yıl öncesinin, 12 Eylül karanlığına
uzanan o "en sıcak yaz"ından,
yeni bir kitabın muştusuna...
1960'lı-70'li yıllarda çocukluğunu, gençliğini yaşamış bir kuşağın insanları için bir uzun gündür hayat; ölümün çok sıradan, yaşamanın bir şans sayıldığı. Hem doğal yaşam koşulları hem de dönemin sosyal-siyasal olayları açısından böyledir bu.
Bir çocuğun sabırla, bir balarısının bacağındaki poleni bir çöple kazıyıp, yemeye çalışması nasıl bir duygudur? Bir yazımda bir kuş kapanının karanlık çukuruna uzanan bir çocuk elinin; o küçük, sıcacık kuş bedenine değdiği anın heyecanını ve doğa ile insan arasındaki o müthiş çelişkiyi yazmıştım. Çok değil, daha bir on yıl geçmişken aradan, bu ülkenin hak hukuk mücadelesinin içinde buldu kendini o çocuk. Hayatın, kapitalizmin en büyük çelişkisinin, emek-sermaye çelişkisinin tarafı olarak.
Bu kitap tam da burada, bu çelişkilerin orta yerinde başlıyor. Bir günün başka günlere karıştığı, bir günün bir ömre uzandığı, bir ömrün bir uzun günde yaşandığı...
Yıllar öncesinin o en sıcak yazı canlanıyor hafızamda. Bu "En Sıcak Yaz" tanımı da Belkıs'tan ödünç... İşte o en sıcak yazın son fotoğrafı bir gazetenin ilk sayfasında: Çemberlitaş'ta, bir korsan mitingte elinde makine tutan kız... Bir ayağını ileriye atmış, kolları dümdüz ileriye uzanmış, elleri tetikte, öylece duruyor. Sanki koca ülkenin tüm halkını arkasına almış, bir hedefe hiç yılmadan yürür gibi ya da binlerce insanı arkasına almış, korur gibi... Yanında, arkasında başka kızlar, başka gençler... Onların da yürekleri tetikte. O kızlardan biriyle on yıl sonra, aradan başka başka hayatlar geçmişken, sevgili/eş olacağımız da kaderin başka bir tecellisidir, o da ayrı...
Korkusuz olmaz, insan korkar, ama birlikte olduklarının gücü cesaret verir insana. Bir olmaktır cesaretin adı. Yüzlerce, binlerce insanın gücü bir kişide toplanmış, "cesaret" olmuştur. Kim bilir kaç genç kız hayranlıkla bakmıştır o fotoğrafa? Evet evet, yanlış duymadınız, "hayranlıkla". Gün olmuş o anın hesabı sorulmuş, bedeli de ödenmiştir oradakilerin çoğunca; yapayalnız, bedenlerini koyarak ortaya...
O en sıcak yazın tüm bilinmezlerine inat, ikişerli üçerli, kızlı erkekli bir başka grup genç de Şişli'nin, Nişantaşı'nın ara sokaklarında bölgenin haritasını çıkarmak için adım adım dolaşmaktadır, büyük bir ciddiyetle. Aralarında mühendislik öğrencileri de vardır; "staj" bir anlamda(!) Belki de an gelecek tüm emekleri yırtılıp atılacaktır bir kovalamacada, geride delil kalmasın diye. Ama olsun, onu bilemeyiz, yapılan her iş çok ciddidir, gerçek olan bu.
Tam da o sokakların birinde, bir bodrum katında sabahlamışızdır o gecelerin birinde. Sabahında da büyük bir ciddiyetle, yazdığımız raporları bir sandalyenin kılıfının altına zulalayarak... Belki birkaç saat ya da birkaç gün sonra birilerine ulaşacaktır. Olur ya o arada bir hoyrat el değmesin. Haydi, onu da söyleyeyim: O zula da pek güvenli değildir aslında ama ortalıkta bırakmaktan iyidir. Hem raporlar da şifrelidir zaten, bir anlamı varsa...
İstanbul'un kalabalığında bile bunca zorken hayat, Anadolu'da daha da zordur, kuşku yok. Bursa'da, Hürriyet'te bir armut ağacının altıdır buluşma yeri; o da öyle kolay olmaz. Orada olmanın da bir açıklaması olmalı; "Armut yemeye geldik," demek de pek çözüm değildir.
O en acemi, en çaresiz hallerimizle Mudanya yolunda, bir zeytin ağacının altında piknik görünümlü bir buluşma da çok komiktir de o günlerde pek gülünmez böyle şeylere... Hayat çok ciddidir çünkü, yoksa ölümün şakası mı olur?... O günlerden belki birkaç ay sonra bir polis minibüsünde Bursa'dan İstanbul'a giderken, polislerden biri, öyle sohbet muhabbet babından "Nasıl, heyecanlı oluyor mu aranıyor olmak, kaçmak, kovalanmak?" gibi bir şey söylemişti. Ben cevap vermedim; Mehmet, "Sonunda ölüm olunca, macera olmuyor o işler," demişti ve muhabbet de orada bitmişti.
Yine Bursa'da, Arabayatağı'nda salaş bir kahvehanenin önündeki çardağın altında Liseli Zeki ile buluşmak sıradan bir randevudur aslında. Liseli halleri artık geride kalsa da üzerine yapışmıştır o liselilik söylemi. Çocuk yüzü, sevimli bakışlarıyla 19 yaşında ya var ya yok... Birkaç gün önce babasının ölmüş olduğunu ben de o anda laf arasında öğreniyorum. Geride babasının işi, annesi ve kız kardeşi olduğunu söylüyor ilgilenmesi gereken. Belki de bu son görüşmemiz olacaktır. Ayağa kalkıyor, hüzünle vedalaşıyoruz, kucaklıyorum, "Belki bir gün başka koşullarda yine kesişir yolumuz," diyorum. Her zamanki hızlı adımlarıyla kayboluyor sokağın köşesinde. İki yıl sonra askerî cezaevinde oluyor, bir gün başka koşullardaki o karşılaşma. Geride güzel dostluklar bırakarak aramızdan ayrılması da pandemi günlerindeydi, sanki bir gün yine görüşülecekmiş gibi... Yıllar sonra yine takılıyor işte belleğimizin bir yerlerine.
O yaz sıcağında kürklü deri süet kabanı valize koyup köye, babama götürmek tam da bana göre bir iş. Böylesi bir şey benim aklıma gelir ancak. Artık giymeyi düşünmediğim bir şeydir ve babam da hep çok üşür, ona iyi olur, diye düşünüyorum. Hem sahiden bir daha dönmezsem, -ki, bu büyük olasılıktır- benden bir şeyler kalmış olsun. Okul yıllığı ve birkaç da fotoğraf... Sadece gitmek değildir olay, anı da bırakmalı!...
Altı yıl sonra, soğuk bir akşam üstü Gayrettepe'den, Emniyetten çıkışta babamın koluna tutunduğumda, yan gözle üzerindeki kabanı süzerken tebessüm ediyorum içimden, evet o kaban! Yırtılan yerleri kalın bir iplikle yamanmış acemice. Babam o anda ne düşünüyordu kim bilir? Hayat ne garip!... Bir gün oradan öylece çıkıp gitmek zaten yeterince garip de... Ne olmuştu şimdi, altı yıl sonra ben başka biri mi olmuştum? Belki de öyleydi...
Tam da o günlerde Burdur'da H. Hüseyin Ağabeyin evinde, kız kardeşinin ikram ettiği bir bardak sıcak sütü yudumlarken, o görüşmenin son görüşmemiz olduğunu ben fark etmesem de o bundan emin gibiydi. "Gitme" diyordu, "biraz bekle, kal buralarda, ortalık biraz durulsun, sonrasına bakılır." (O. ortalık da bir türlü durulmadı ya...) Sahiden dönüşü olmadı, bir gün ben dönsem bile artık karşılaşmak kısmet olmadı. Zaten bu dünyaya kök salamayacak kadar da iyi yürekliydi. Arkadaşım Bülent Yiğit'in ağabeyi H. Hüseyin Ağabeye içten bir selam göndermiş olalım yıllar sonrasından. Ruhuna iyi gelmesi umuduyla...
Bir öğleden sonra Bedri ile buluşma yeri Maçka'da, İTÜ Maçka binasının alt tarafındaki gazinodur. "Taşlık Gazinosu" muydu adı? Yoksa "Taşlık Çay Bahçesi" mi? Ama bir "gazino" olayı var. Akşamları konserler de olan bir yer miydi, gazino oluşu ondan mıydı, bilmiyorum. Aslında çok güzel, kocaman bir çay bahçesi, antik bir tiyatroyu andırır basamaklarıyla... Kapıyı gören yüksekçe bir yere oturdum. Birazdan geldi Bedri, havalı eski bir otomobille; şoförlüğü olduğunu bilmiyordum, şaşırıyorum. Hani filmlerden bildiğimiz bir zamanların o güzel otomobillerinden, kırmızı-beyaz, artık eski havası olmasa da... Gazinonun önündeki kocaman alanda şöyle afili bir dönüşle park etti arabayı. Bedri'ye yakışırdı o hafif bitirim halleri. Altı yıl sonra Sağmalcılar Özel Askerî Cezaevi'ndeki yazışmalarımızda bu kez çok farklı bir Bedri ile karşılaştığım izlenimi edinmiştim: Üzerinden bir hayat geçmiş, olgunlaşmış, artık orta yaşın ağırbaşlılığı çökmüş gibiydi üzerine, belki daha otuzunda bile değilken. Cezaevindeki acımasız hayatın insandaki dönüşümü belki de...
Yine aynı günlerde İTÜ Gümüşsuyu Yurdunda bir dost meclisinde, her zamanki sakinliğinde Sinan, babasını anlatmaktadır. Amaç babasını anlatmak olmasa da... Köy Enstitüleri yıllarının son öğretmenlerindendir baba. O yıllarda, o günlerde bir babaya nasıl söylenirdi devrimci olduğun; ölümle yaşam arasındaki o zor hayatlar? "Bu dünyada herkesin idealleri vardır; okumak, iş güç sahibi olmak, evlenmek, anne-baba olmak gibi... Benim böylesi ideallerim yok, devrimci olmak, halkımın mutluluğu için mücadele etmek yetiyor bana, ben de bununla mutlu oluyorum," dediğini... Madem anılardan söz ediyoruz, kimsenin hakkı yenmesin, anısına saygıyla paylaşmış olayım. Bu satırları yazdığım günlerde annesinin 90'lı yaşlarında hayata veda ettiğini, öğretmen babanın da üç beş yıl önce bu dünyadan göçmüş olduğunu bir başka ayrıntı olarak not ediyorum.
Bir öğle vakti Taksim Meydanı'nda Ş. Taşçı ile karşılaşıvermek pek de tesadüf değildir. Bir yerlerde kalınacak, biriyle buluşulacaktır. Gün olur 12 Eylüllü yıllarda anlı şanlı bir itirafçı olur Şaban. O yılların ağırlığında, şiddetinde, zor günlerinde pek de çok değildir itirafçılık/iftiracılık olayı. Bunu o kuşağın bir onuru olarak sayabiliriz. Yoksa, yüz binlerin ölüme yatırıldığı, işkenceden geçirildiği, cezaevlerine atıldığı günlerde üç beş itirafçının sözü mü olur? Hem, gün olur kimse de bakmaz yüzlerine...
1986 baharında, Metris'teki son günlerimde Şaban'ın el yazısıyla kaleme aldığı son itirafları geçti elime. 30-40 sayfalık bir elyazması idi. Belki de adım geçtiği için verdiler bana da. O 1980 yazında, Taksim'deki buluşmalarımıza gönderme yaparak, "Sık sık gelirdi İstanbul'a" diyerek, İzmit'e yakıştırmış beni de. Kim bilir kaçıncı itirafı olmalı ki, belli polis ve savcılar da ciddiye almıyor artık. Ben beş yıldır yargılanıyorum, dava dosyamda nereden, neden yargılandığımdan habersiz yorum yapıyor ve artık polis de düzeltme gereği bile duymuyor. Hiç değilse, yargılandığım dava ile uyumlu hale getirilirdi o iftiralar. İşte böyledir itirafçılık olayı; gün olur beş para etmez, çöpe atılırsın. O da çırpınır durur ciddiye alınmak için.
Bugünlerin tozu dumanı arasında, hayatla baş etmenin zaten hayli zor olduğu bir ortamda, umut/umutsuzluk gelgitlerine kapılmış insanlara yıllar öncesinden ve bugünlerden kısacık göndermeler yapmaya çalıştım satır aralarında. Hayat, kısa da uzun da olsa, geriye hep iyilerin, güzel insanların hikâyeleri kalıyor. Bazen tebessümle, bazen ağızda çiğnenen birkaç parça tütün kırıntısının acımtırak kokusunda hatırlıyoruz onları. Bir buruk özlem ve acı olarak...
O en sıcak yazdan geriye ne kaldı?
Bir koruda, bir ağacın, yaşı bizden büyük bir ağacın gövdesine yaslanıp güzel düşler kurmak varken, yaşımızı başımızı da almışken nedir şimdi bu?
Unutalım, şimdi bunları düşlerken gözlerimizin doluvermesini, sesimizin titremesini; varsın sonbaharın hüznü çöksün üzerimize, bir kere daha anıların izinde, hayat adına ne varsa dökelim ortaya. Ne geçmiş tükeniyor ne de yarınların umudu, özlemi; olsun...
"...
Söz, dedim o anda kendi kendime,
Karanfili sıkıp yazacağım bunu ben,
O güneşe karşı silkinen atın tarzı
Ve mürekkep balıklarının mürekkebiyle
Yazacağım yaşadığımız bu korkunç-güzel yazı,
İster dışarda olayım, ister hapiste...
Sözümü tuttum yazıyorum işte!"
(Can Yücel, 1972 Yazı)
Benimkisi de o hesap!
Yazılmasa eksik mi olurdu, kim bilir?
Bir uzun günün koca bir hayat olduğu, koca bir hayatın bir uzun günde yaşandığı bir dönemin anılarını, hikâyelerini biyografik bir formda yazmaya çalıştığım Bir Uzun Gündü Hayat adlı kitabıma bir giriş yazısı düşündüğümde, böylesi farklı bir yazı çıktı ortaya. Anlayışla karşılanacağını ümit ediyorum.