SON DAKİKA
Hava Durumu

Bir serencam

Yazının Giriş Tarihi: 23.04.2026 01:29
Yazının Güncellenme Tarihi: 23.04.2026 01:38

"Neredeyse ışığa inanmaz olacaktık,
Öyle hızla büyüyordu
İçimizdeki karanlık... "

(Can Yücel, "1972 Yazı")

28 Şubat 2026'da ABD-İsrail saldırılarıyla başlayan ve bir aydan uzun süren, hâlâ da nereye evrileceğini tam olarak bilmediğimiz İran Savaşı'nda yaşadığımız neydi?

Kısa sürede tüm Ortadoğu büyük bir savaş alanına döndü. Uzun yıllardır belki de ilk kez bu kadar açık olarak nükleer silahların kullanılabileceği telaffuz edildi. Hem de en soğukkanlı haliyle. Tarihsel bir halk için "Onlar zaten insan değil ki," deyiverdi küresel reis. Venezuela Devlet Başkanının bir gece evinden alınıp dağa kaldırılışına tanıklık etmiştik daha çok yakınlarda. İran'dakiler yataklarından alınıp Amerikalara alınıp götürülemedi ama onlar da evlerinde infaz edildiler. Bazı stratejik hedefler de vurulunca, İran kısa sürede teslim alınacaktı, olmadı.

"Haydut Devlet" ve küresel ortakları tüm düğmelere bastı. Olanlar, konuşulanlar baş döndürücüydü. Atom silahı mı kullanılacaktı, yoksa nükleer başlıklı füze ile mi yetinilecekti. Bir ay boyunca bu seçenekler o kadar çok telaffuz edildi ki, sanki bizimle ilgisi olmayan başka bir dünya içindi konuşulanlar. Bir de ekranın ortasında gösterilen, gökyüzünde birbiriyle çarpışan ışık demetleri var ki, hani füzeler olduğu söylenmese, bir ışık gösterisi, görsel şölen falan sanacağız.

Savaşın böylesine yakınında ve bu kadar uzağında olmak...

Her akşam, tam saat 21.55'te Zagreb Radyosunda çalan bir Lili Marleen şarkısı da yok artık, savaşa, savaşanlara bir mola.

Sanki insanlık susmuş; Trump, Netenyahu ve emperyalizmin dev propaganda endüstrisi ses veriyor. İnsanlığın zihninde onların, sadece onların ağzından çıkanlar yankılanıyor. Bir süre sonra gerçeğin kendisine dönüşüyor bu retorik. Susanna Tamaro, "Yüreğinin Götürdüğü Yere Git" romanında "Belki sana anlaması zor gelebilir ama Ekim Devrimi yaşandığı zaman yedi yaşındaydım. Korkunç şeylerin fısıldandığını duyuyordum, bir okul arkadaşım bana, pek yakında Kazakların Roma'ya, Vatikan'a ineceklerini, atlarına kutsal çeşmelerden su içireceklerini söylemişti. Çocuk zihinlerinde de var olan korku, bu görüntüyü zihnime kaydetmişti; gece tam uyuyacakken Balkanlar'dan hızla gelen atların nal seslerini işitiyordum."

Kim bilir bugünün çocuklarının/büyüklerinin zihinlerine hangi görüntüler kazınmakta? Bunu tahmin etmek o kadar zor olmasa da...

Batı dünyası, emperyalizm, Amerika ve İsrail'in önderliğinde bir "Küresel Faşizm"e mi evriliyordu?

Oysa, yakın geçmişin, emperyalistlerin masalı demokrasiydi, mutlu sondu, Fukiyama'ydı. Yirminci Yüzyıl biterken "Tarihin Sonu"na demokratik sevincin, liberalizmin mutlu sonu masalıyla ulaşılacaktı. Sınırlar kalkacak, dünya bir ve tek olacaktı.

Ama öyle olmadı.

Daha baştan savaşla tarihe göz kırpan 20. Yüzyıl, çok büyük savaşlara tanıklık etti: 1. ve 2. Dünya Savaşı, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı... Tüm bu savaşlardaki ölü sayısı yüz milyonu aşmıştı. Bu, insanlık tarihinin bugüne kadar tanık olduğu en büyük kayıptı. Ülkelerin, toplumların, devletlerin hafızasından kuşaklar boyu silinmeyecek izler bıraktı. Bir daha bu çapta kayıplara yol açacak savaşlar yaşanmasını önlemek için özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında çeşitli önlemler alınmaya çalışıldı. Birleşmiş Milletler, Savaş Hukuku, Savaş Suçları, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi çeşitli oluşumlar ve kavramlar üzerinde anlayış birliğine varıldı. Tüm bunların üzerinden çok zaman geçmeden Vietnam Savaşı gibi, tarihin en acımasız ve orantısız savaşlarından birine tanıklık edilmesine engel olunamasa da bugüne kadar üçüncü bir büyük dünya savaşı yaşanmadı.

Ünlü tarihçi Eric Hobbsbawm, büyük değişimlere sahne olan 20. Yüzyıl üzerine yazdığı "Kısa 20. Yüzyıl" kitabının sonunda 21. Yüzyıl'a evrilen dünya için pek de umutlu olamayacağımız bir tabloya işaret etmektedir: "Üçüncü bin yıla giren dünya istikrarlı devletlerin ya da istikrarlı toplumların dünyası değildir. Dünyanın ya da dünyanın büyük bir bölümünün şiddet yoluyla yaşanan değişimlerle dolu olacağı neredeyse kesin olsa da bu değişimlerin niteliği belirsizdir. Kısa 20. Yüzyıl'ın sonundaki dünya devrimci krizden çok bir toplumsal dağılma durumundadır."

Görüyoruz ki bugün 21. Yüzyıl'ın ilk çeyreğinde yaşananlar bu öngörüyü doğrular nitelikte. Bu öylesine bir dağılma ki, emperyalizm en büyük krizini yaşıyor ve her zaman olduğu gibi çözümü de savaşlarda arıyor. Irak'ta, Libya'da, Suriye'de ve daha birçok ülkede tek parça olan Batı, bu kez aynı görüntüyü veremiyor; en azından bu iyi.

Emperyalizm için savaşların kaçınılmazlığını bilmiyor değiliz. Teknolojinin, iletişim olanaklarının, silah sanayiinin baş döndürücü gelişimini görmemek mümkün değil. Bir düğmeye basıp yüzlerce km uzaklıktaki hedefler vurulabiliyor; bu çok korkunç bir şey ama kendinizi, kendi halkınızı bunun uzağında düşünmenin de pek mantıklı olmadığı, açıklıkla görüldü bu 40 günlük İran Savaşı deneyiminde. O "Demir Kubbe"lerin de pek öyle delinmez olmadığı tecrübe edildi. Yani, teknoloji bir anlamda herkes içindi. Hürmüz Boğazı falan derken, bu iş Dünyayı sarmaya başladı bir anlamda. Öyle olunca da bu işten nasıl çıkılacağı düşünülür oldu.

Günümüzün en büyük sorunlarından biri geçmişin, yani insanlığın yüzyıllara uzanan bilgi birikimi ve deneyimini bugünün sorunlarıyla birleştirecek deney aktarımından uzak olmasıdır. Tarihi sadece yaşadığımız şimdiki zaman, şu an olarak düşünürsek bu büyük bir yanılgı olur. İran Savaşının bir aşamasında Pakistan'da "Barış Görüşmeleri" yapılmasının akla gelmesi önemlidir. Kimin aklı, kimin çıkarı olduğu başka konudur. Savaşların nedeni derin tarihsel, ekonomik, siyasal olaylara dayanıyor olsa da o tetiğin çekilmesi anlık bir olaydır.

Barış da öyle...

1992 yılında Aliya İzzetbegoviç'in yakın dostu Henry-Levy, Fransa Cumhurbaşkanı François MitterrandSaraybosna'ya sürpriz bir ziyaret yapmaya ikna ederek, insanî yardım konusunda dünyanın dikkatini çekmeseydi, çok daha büyük bir insanlık dramı yaşanmış olabilirdi. Bugün Pakistan'daki görüşmeleri de insanî açıdan böyle okuyabiliriz.

Bu anlayışla baktığımızda savaş, insanlığın en vahşi icatlarından biridir; hiç kuşku yok birincisidir.

Çok kez filmini de izlediğimiz "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" romanında anlatılan siper savaşlarında; Batı Cephesi'nde, Ekim 1914'te başlayan çatışmalar, Kasım 1918'de savaş sona erdiğinde görülür ki; savaş, sadece birkaç yüz metre alanda gidip gelmiştir. O birkaç yüz metre alandaki savaşta üç milyondan fazla asker ölmüştür.

Emperyalist savaşın bundan daha dramatik bir anlatımı olabilir mi?

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.