SON DAKİKA
Hava Durumu

Bir buluşmanın ardından / İlk gençliğimize bir selam

Yazının Giriş Tarihi: 31.05.2026 00:42
Yazının Güncellenme Tarihi: 31.05.2026 00:50

Hayat geçer, mevsimler değişir, biz yine buluşuruz.

Hayat, yaşadıklarımızın toplamıdır.

Yaşadıklarımızsa, anılara dönüşür zamanla, birer birer. Hafızamıza güvenir, hatırlamaya çalışırız, olmadı güzel anıları yeniden yaşatırız belleğimizde, bize iyi gelir. Ama yalnız olmaz, dostlarla paylaşmalı; hele de o çocuk hallerimizin tanığı olan dostlarla. Hele de aradan elli yıl geçtiyse kimileriyle görüşmeyeli. O çocuk hallerden izler aranır yaşlanmış yüzlerde; bulunur da... Hafıza bu ya, kiminin adı gelir aklınıza da bir türlü yüzü canlanmaz belleğinizde. Hay Allah, ayıp oldu ama hafıza işte! Kimi çok canlı, kimi silinivermiş. Neyse ki, çok değil, bir iki kişiyi geçmiyor hatırlayamadıklarımız.

Daha çocuk yaşlarımızda birlikte olduğumuz arkadaşlarımızın hikâyesidir bu. Öyle laf olsun diye değil, gerçekten çocuk yaşlarımızda. Daha ilkokul yeni bitirilmiş. Henüz doğa ile olan sınavını bitirmemiş ama bu uğurda hayli de yol almış tam 120 çocuk. Yabanıl hayatın tam ortasından, köylerinden, kasabalarından çıkıp gelmiş, sınav kazanmış olmanın özgüveni ile başka bir dünyaya adım atmaya hevesli. Ben de onların arasındaydım. Henüz yaşamanın, ayakta kalmanın doğa ile mücadele etmek olduğunu sandığımız yıllar.

Isparta Gönen İlköğretmen Okulundaki dönem arkadaşlarımla geçtiğimiz günlerde, tam 50 yıl sonra buluşmak çok keyifliydi. Bazılarıyla geçen yıllarda zaman zaman görüşülmüş olsa da ilk kez karşılaşılanlar da az değildi. 6 yıl bir yatılı okulun her ortamında çok şey paylaştığımız arkadaşlarla 50 yıl sonra karşılaşmak bile tek başına az şey midir? Birbirimizin yeni halleriyle tanıştık bu kez de; çok zor olmadı aradaki boşluğu doldurmak, senli benli oluverdik yine. Çoğu, yıllarca ülkenin değişik yörelerinde öğretmenlik yapmış, hikâyeler biriktirmiş, dinliyoruz zaman yettiğince. Belki de bazı arkadaşlar daha konuya bile giremeden bitiverdi iki gün. Kusura bakmazlar umarım, sözümüz olsun onlara da gelecek buluşmalara.

O günlere, anılara gidildi daha çok; öncelikle de artık aramızda olmayan arkadaşlar anıldı, bir selam gönderildi, sessizce vedalaşıldı belki ama bu faslı fazla uzatmadan anılara döndük yine. Daha beş on yıl önce sınıf arkadaşımız Mehmet Sezgin'le Antalya'da buluşmamızı anlattım hüzünle. Bizde sınırsız emeği olan öğretmenlerimizi andık, bir kere daha teşekkür ettik yokluklarında. Uzun yılların öğretmenlik ve hayat deneyimiyle kimi öğretmenlerimize de sitem ettik; zira her şey de toz pembe değildi, ama artılar eksileri götürdü. Öyle sanıyorum...

Bir de özür dilenecekler vardı, yüzlerine olmadı ama onu da eksik etmedik. Örneğin, daha öğretmenliğinin ilk yıllarındaki bir genç kadın olan müzik öğretmenimiz İncilay Aktosun'dan içtenlikle özür diledik. O yıllarda "ergenlik" falan pek şimdiki kadar moda olmasa da işte öylesi dönemlerimizin şımarıklığı diyelim; belki "hafifletici sebep" sayılır: Bir arkadaşımızın, pek de ciddi bir neden yokken defterini sıradan yere atarak öğretmenimizi protesto edişine destek için, bizim de defterlerimizi tek tek yere düşürmemiz dostluk, dayanışma adına alkışlanacak bir davranış olsa da öğretmenimizi üzmemizi, ağlatmamızı haklı çıkarmayacağı ortada. Bir arkadaşımız İncilay Hanımla ilgili bir başka hikâye anlattı ki, yıllar sonra iyice utandık yaptığımızdan. Okulun duvar gazetesinden Ruhi Su'nun şiirini yırtmaya çalışan bir öğretmene karşı duruşundaki kararlılığa saygı duyarak...

Her bir arkadaşımızın, belki bazılarımızın unuttuğu, çok özel anıları vardı, keyifle dinledik. Artık aramızda olmayan, erken kayıplarımızdan olan fizik öğretmenimizin dersinde yaşanan keyifli bir anıyı Hüseyin Kaya'dan dinledik. Laboratuvarda bir cam kavanozun içine bir beş kuruş atıyor öğretmen ve Hasan'a soruyor, nasıl görünüyor, diye. Büyük göründüğünü söylemesini bekliyor, ama Hasan'ın çaresizce bakışına dayanamayan sıra arkadaşı Hüseyin Kaya, cebinden bir yirmi beş kuruş çıkarıp, sıranın üzerine koyuyor çaktırmadan. Hasan, göz ucuyla yirmi beş kuruşa bakıp, "Yirmi beş kuruş olarak görünür," diyor. Öğretmen ne desin, o hep esprili hâliyle, "iyi o zaman beş kuruşları biriktir, zengin olursun," diyor. Hüseyin'in çok hoş anlatımına uymasa da yazmak istedim. Arkadaşlarımıza ve öğretmenimize saygıyla...

O altı yılda, o 120 kişinin içinden çok özel yetenekleriyle öne çıkanlar da olmuştu. Kimisi o alanlarda ilerleme şansı bulurken, kimisi de o olanaklara ulaşamamanın yoksunluğunu bir ömür yüreklerinde taşıdılar. Özellikle de spor, resim ve tiyatro alanında. Güzel Sanatlarda okuma olanağı bulan birkaç arkadaş kadar şanslı olamayanlar da vardı. Belki geçtiğimiz on yıllarda önemli bir tiyatro kariyeri olabileceğine inandığım Veli Alpaslan'ı merak etmiştim uzun yıllar; acaba o alandaki yeteneğini profesyonel alana taşıma olanağı buldu mu, diye. O maceranın hikâyesini 50 yıl sonra kendisinden dinledim, burnumun direği sızlayarak.

Okul bitiyor, öğretmenlik şansı da olmayınca 1977'de Halil Yapağalı öğretmenimizin tavsiye mektubuyla İstanbul'a gidip Beyoğlu'nda, Küçük Sahne'de Erkan Yücel'i buluyor. Zor barınma şartlarıyla da olsa sahne aşkına katlanıyor. Bir süre bir oyunda rol de alıyor ama aynı ortamdaki bir iki kişinin olumsuz tavırlarıyla birleşince zor yaşam koşulları; Almanya'ya gitmek üzere ayrılıyor tiyatrodan. Yine de Erkan Yücel kapıyı açık bırakıyor, "Almanya işi olmazsa, bir gün dönersen gel," diyor, "gidenler genellikle tekrar dönemez, ama sen onlar gibi yapma, gel."

Almanya işi olmuyor, Fransa'ya gidiyor ama o da uzun sürmüyor. Belki altı ay sonra içinde saklı kalan tiyatro aşkıyla yine İstanbul'a geliyor Veli. Doğruca Beyoğlu'na, Küçük Sahne'nin kapısına...

"Sokakta, binanın kapısında bir süre durdum, yukarıya baktım ama çıkamadım, oradan öylece döndüm," diyerek hikâyeyi noktaladığında, ikimizin de gözleri doldu, omzuna dokundum yavaşça. Israrla hikâyesini dinlemek istediğim için kendimi biraz da suçlu saydım. Sevgili Veli'ye buradan bir kere daha selamlar, sevgiler yolluyorum; o, benim gözümde Türkiye'nin sayılı tiyatro oyuncularından biridir hep. Daha uygun koşullarda şans bulsaydı, mutlaka öyle olurdu.

O hiç geçmeyen mahcubiyetimiz, çekinikliğimiz kaç yaşına gelirsek gelelim, bir türlü yakamızı bırakmadı. Duygular söze dökülemedi çoğunlukla; o da geldiğimiz toprakların kusuru, bizim çoraklığımız olarak kayda geçsin.

İlk gençlik anıları olur da duygusal konulardan söz etmeden olur mu? Hele de yaklaşık 800 kişilik Yatılı Erkek Öğretmen Okulunda 40-50 kişiyi geçmeyen kız azınlık düşünüldüğünde; bir kıza selam vermek için bile uzun bir mektup yazmak gerekirdi, desem abartı olmaz! Belki de benim yazma serüvenim taa oralarda başladı! Yok, yanlış anlaşılmasın kendim için değil, böylesi girişimi olan bir iki arkadaş için, onların ağzından kızlara mektup yazmak anlamında, diyorum. "Siz kendiniz yazsanız daha samimi olur, böylesi doğal olmuyor," desem de arkadaşları kıramaz, yazardım; keramet benim mektuplarda mıydı, bilmem ama sonuç alındığına tanık olmuşumdur. Belki böylesi bir macera benim de hoşuma gidiyordu, kim bilir? Bu da o günlerden bir tebessüm olsun.

Yıllar sonra bir bahar vakti buluşulur da o günlerden esintiler paylaşmadan, o günleri anmadan olur mu?

Kocaman bir dağın eteğinde, dağ nerede başlıyor, okulun bahçesi nerede bitiyor belli değil. Hâlâ karlar görünse de dağın tepelerinde, artık çetin kış geride kalmıştır. Sabah erkenden kalkıp elde bir defter ya da kitapla yukarılara doğru yürüyüşe çıkıyor olmak, çok çalışkan olduğunuzun işareti değildir. Hem zaten ilk karşılaşılan arkadaşla koyu bir sohbete dalınan bir voltaya dönüşmüştür sizin ders çalışma çabanız. Her ne kadar son sınavlar önemli olsa da öyle kolay değildir doğanın patladığı o güzel bahar gününde ders çalışmak. Biraz yukarıda dağın yamacında, birkaç yıl önce, belki tam da öyle bir bahar gününde bir film seti kurulmuş, "Gökçe Çiçek" çekilmiştir. Hülya Koçyiğit'i öyle uzaktan görüvermek için dolanmışızdır bir zaman. Tarih öğretmenimiz Muhittin Gariboğlu da bir küçük rol almış, anlatırdı Hülya Koçyiğit'i ağaca nasıl bağladığını.

Dağın eteği, demişken; eski defterler açılır da yaramazlık hikâyesi olmaz mı? İşte öyle bir hikâye: Bahar serinliğinde bir akşam üstü, mutfaktan geçerken kasaların içindeki yolunmuş tavuklardan birini ceketinin altına atıvermiş Muzaffer. Sedat mı, Bülent mi, biri de 35'lik bir rakı almış, içmeye gidilecek! Kantinden de dört tane çay bardağı araklayıp dağa doğru yollandık. Küçük bir dere yatağına çalı çırpı ile ateş yakıp tavuğu üzerinde çevirmeye başladık. O arada Bülent de rakıları dolduruyor bir kuyumcu titizliğiyle; zira su-rakı oranı önemli. Kendi adıma rakıyla ilk tanışmam! Pek de uzun sürmedi o tanışıklık, o da başka hikâye... O çalı çırpının alevine tuttuğumuz tavuktan birer parça ısırıp rakılardan birer yudum aldık, "şerefe!" Ama tavuk hiç pişmemiş, tekrar tekrar ateşe tutup parçalar kopararak yedik. Küçük bir yaramazlık hikâyesi olarak o günü de andık; bazılarımızın unuttuğu ayrıntıları diğer arkadaşlar tamamladı. Bir anlamı varsa, bu da kayda geçmiş olsun!

Mezuniyetten sonra tüm arkadaşlar birkaç kez anılarının izinde tekrar gitmiş okula. Herkesin ortak kaygısı, sonraki yıllarda atölyelerin, hamamın ve bir kısım eski yapının korunamamış olmasıydı, bir kere daha paylaşıldı bu duygular çaresizce. Yeni buluşmalar için sözleşildi, bir anlamı varsa. Umarım ona da vaktimiz, olanağımız olur. Olmazsa da elden ne gelir?

Bu arada bu iki gün boyunca eşlerin birlikte eğlenme, oynama dans etme isteklerine pek yüz verilmemiş olması nezaketen pek hoş olmadıysa da uzun yılların anıları içinde kaybolmuş arkadaşlarımızın bu kusuru da affedilmiştir umarım. Zaten kendi adıma pek öylesi eğlencelere soğuk oluşumu bilir eşim de yine de tüm eşlerden burada bir kere daha özür dilemiş olayım arkadaşlarımız adına, umarım hoş görülür. Sevgiyle, dostlukla...

Not: Öğretmen Okulu anılarımla ilgili daha ayrıntılı bir yazıyı, "Kısa Hayatların Uzun Hikâyeleri" adlı kitabımda, Başka Bir Okul: Gönen İlköğretmen Okulu, başlığı ile paylaşmıştım; ilgilenenler için bilgi olsun.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.