SON DAKİKA
Hava Durumu

Başka bir okul

Yazının Giriş Tarihi: 22.11.2022 22:10
Yazının Güncellenme Tarihi: 24.11.2022 00:00

Ne zaman eğitim konusu ve öğretmen yetiştirme politikası tartışmaya açılsa, konu Köy Enstitüleri'ne geliyor. Kuşkusuz bunda yadırganacak bir şey yok. Cumhuriyetin ilk yılları, nüfusun çok büyük bir bölümü köylerde yaşıyor ve okuma yazma oranı çok düşük. Öğretmen yetiştirme ve köylünün kalkındırılması temel bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Köy Enstitüleri tam da böylesi bir gerçekliğe çözüm olarak tasarlanıyor ve Cumhuriyetin temel eğitim politikası haline geliyor. Öğretmen ve öğrenciler kendi okulunu inşa ederek katılıyorlar bu sürece.

Oğuz Makal'ın "Ülkeyi Kurtaran Adam; Tonguç" belgeselinde izlediğim, tozu dumana katarak köye gelen otomobilden inen, dönemin İlköğretim Genel Müdür Vekili İ. Hakkı Tonguç'un ve Köy Enstitüleri'nin hikaye edildiği kareler her izlediğimde bugün bile gözlerimi yaşartır. O büyük çabaya, heyecana, coşkuya saygı duymamak mümkün değil.

Bu girişin ardından uzun bir "Köy Enstitüleri" yazısı geleceğini düşünmüş olabilirsiniz, ama öyle değil. O süreç çok anlatıldı ve hala da anlatabilecek; o süreçlerin bir parçası olmuş hocalarımız, uzmanlar var, o konuyu onlara bırakalım. Yeri gelmişken, son yıllarda yazılan böylesi bir kitabı da burada anmış olayım; Şişli Siyasal'dan okul arkadaşım, değerli dostum Karabey Aydoğan'ın, âdeta bir tuğla kalınlığındaki "Uygarlığın Tuğlası Arifiye Köy Enstitüsü" çalışması, uzun yıllarda toplanan belgelerin ve yoğun bir emeğin ürünü olarak, bu alandaki yerini aldı.

Ben burada, Köy Enstitüleri sonrasında açılan Öğretmen Okulları deneyimine tanık olan biri olarak, anılarımın arasından "Başka Bir Okul" olarak, o günlerden küçük kareler paylaşmak istedim, hepsi bu!

Neydi bu okulları farklı kılan?

Her şeyden önce bir yatılı okul için, o günün şartları düşünüldüğünde, ideal bir fizikî ortam ve kökü Köy Enstitüleri'ne uzanan bir sürecin bilgi birikimine, deneyimine sahip idealist öğretmenler. Sabahın ayazında, "kalk" ziline daha on dakika varken; traşını olmuş, kravatını takmış olarak yatakhanenin kapısından içeri girmek için, o on dakikanın dolmasını bekleyen -o gün hoşumuza gitmese de- Halil Demirel ve diğer öğretmenlerimizi nasıl unuturum? Kötü örnekler, oraya yakışmayanlar yok muydu? Olmaz olur mu, özellikle de son yıllarımızda; onları da yeri geldikçe anlatacağım, ama mutlaka iyiler daha çoktu.

Bundan önceki bir yazıda; o okula adım attığım ilk anları "Merdivenlerden uçarcasına çıkarken, önümdeki hayatı dümdüz ettiğimi düşünmüştüm" diyerek ifade etmiştim. İşte hikaye orada başlıyor.

Üç ilden, 7 yıl parasız yatılı olarak okuyacak, sınavla 120 öğrenci seçiliyor. Bu 120 kişinin tamamına yakını köy çocukları. Böyle bir zorunluluk yok tabi ki, ama ortaokul ve liseye ulaşabilen kasaba ve şehir çocukları çok özel bir ekonomik zorunluluk olmadıkça, yatılı okulu tercih etmezdi kuşkusuz.

Büyülü bir ışığa koşar gibiydik. Elimize tutuşturulan listedekileri eksiksiz olarak tamamlayarak, gidip kaydımızı yaptırdığımızda, artık Öğretmen Okullu olmuştuk. Küçük bir ayrıntı olarak, kayıt için zorunlu olan bu listeyi biraz açalım: Büyük atlas, Türkçe sözlük, yazım kılavuzu, müzik defteri, güzel yazı defteri, flüt, mandolin veya melodika... Bunların tamamı okul yaşamı boyunca kullanılacak gereçlerdi. Hatta yazı defteri, müzik defteri okul sonrasında, öğretmenlikte de yararlanılacak biçimde korunmaya çalışılırdı. Benimkiler hala korunmakta! Yalnız, sözlüğümü tutukluluk yıllarımda cezaevine istemiştim de, sert kapak cildini yırtıp verdiler içeriye, çok üzülmüştüm orijinalinin bozulmuş olmasına ve sonra da eski bir gömleği cilt bezi olarak kullanarak ciltlemiştim.

Köy Enstitüleri'nde olduğu gibi, okuyacağımız binaları inşa etmemiz gerekmiyor, hepsi var. Okulun sınırlarının nerede başlayıp, nerede bittiği belli değil gibi; alan o kadar geniş ki!.. Yatakhaneler, dershaneler, yemekhane ve her biri geniş bir alana yayılmış atölyeler, laboratuvarlar, hamam, vs.

Öğretmenler için küçük, bahçeli lojmanlar; spor alanları, meyve bahçeleri, tavuk çiftliği; içinde inekler ve öküzler beslenen bir ahır, uzakça bir köşede; soğuk hava deposu, zengin denebilecek bir kütüphane; geniş çamlık alanlar, aralarında büyük banklar, masalar; yaklaşık 20 yataklı bir revir, bir doktor ve bir hastabakıcıyla. Okula girişte genel sağlık kontrolünden geçerken, yaşamımda ilk kez bir doktorun karşısına çıkmış oluyorum. Bunu da söylemiş olayım.

Yemekhane yolundaki koşuşturmalarımızı olumsuz bir not olarak yazmasam olmaz. Yemekhanenin tüm öğrencilerin aynı anda yemek yiyebileceği genişlikte olmaması ve sırayla yemek alınıyor olması her zaman bizi rahatsız eden bir sorundu. Ama yemekler için olumsuz bir şey söylersem, emeği geçenlere haksızlık olur. Bazılarına  alışmakta zorlansak da, evlerimizde bulamayacağımız birçok yemeği orada tatma olanağımız oldu. Yine de en sevdiğimiz kuru-pilav! Fırında makarnayı da favorilere eklemeliyim. Öğretmenlerimiz de bizimle aynı yemekleri yerdi. Yumurta ve tavuklar, okulun tavuk çiftliğinden, elmalar da bahçelerimizden!

Unutulmasın, bir de 300-400 kişilik sinema salonu. O yıllara kadarki sinema tarihinin birçok filmini, o salonda, boynum tutularak izlediğimi söyleyebilirim. Bildiğiniz sinema salonu değil; bir spor salonu, hafta sonları sinema salonuna dönüştürülüyor. Arkalığı olmayan uzun banklara diziliyoruz. Perde de biraz yukarıda olduğundan, haliyle boynumuz tutuluyor, ama olsun! Çok güzel filmler izledik o salonda: Doktor Jivago, Rüzgâr Gibi Geçti, İrlandalı Kız ve Yılmaz Güney'in daha yeni vizyona girmiş filmleri. Her haftasonu bir yerli, bir de yabancı film gösterilirdi. Doktor Jivago'dan bir gün önceki Sosyal Bilgiler dersinde öğretmenimiz İlhami Arslan, film hakkında bilgiler vererek, mutlaka izlememizi tavsiye etmişti; daha okuldaki ilk yıllarımdı.

Film seçimine, öğretmenlerlerin yanında öğrenci örgütünde, o alandan sorumlu olan arkadaşımız da katılırdı. Hatta bilet satışı ve salonun hazırlanması da tamamen o arkadaşın göreviydi. "Öğrenci Örgütü" dediğim, birçok okuldaki "kol" faaliyetleri aslında, ama bizde biraz daha işlevseldi. Okul çapında ciddi seçimlerle oluşurdu. Örneğin, tüm açık ve kapalı alanlardaki müzik yayınları öğrenci örgütü odasındaki müzik arşivinden yapılırdı. Çok kar yağan bir gecenin sabahında "Taze karlar yağmış karın üstüne" türküsüyle uyandığımızı söylemesem olmaz. Bu konularda idareyle aramızda hiç sorun yaşanmadığını söyleyemem, ama muhalif sınırlarımızı nereye kadar zorlayabileceğimizi de az çok bilirdik.

O yıllardaki siyah-beyaz fotoğrafçılığı bu okuldaki fotoğrafçılık odasında öğrendim; öğrenci örgütünde fotoğrafçılıktan sorumlu olan, 6 yıl aynı sırada oturduğumuz Bülent Yiğit arkadaşımla birlikte. Bugünün dijital fotoğraf tekniğinde artık kullanılmayan; karanlık odada banyo suyu hazırlamayı, film banyo etmeyi, fotoğraf tab etmeyi, kısaca o günün fotoğraf tekniğinin temel niteliklerini orada öğrendim. Benim için çok özel bir deneyimdi.

Öğretmen okulu ile Gönen halkı arasında yıllar içinde azımsanmayacak sosyal, kültürel bağlar da kurulduğu söylenebilir. Köyün amatör spor kulübünün tüm sporcularının okulun öğrenci ve öğretmenlerinden oluşmasının yanı sıra; her yıl öğretmen okullarının kuruluş gününde yine okulumuzun öğrenci ve öğretmenlerince hazırlanan tiyatro ve diğer etkinlikler, okulun sinema salonunda, birkaç gün köy halkına da sunulurdu.

Bir taka benzeyen "Gönen İlköğretmen Okulu" tabelasının altından geçip, etrafı kocaman çam ağaçlarıyla kaplı uzun yoldan okula doğru yürüdüğüm her seferinde, kendimi müthiş özgüvenli, dimdik ve mutlu hissetmişimdir. Elli yıl sonra, şu anda o tabelanın altından, heyecanıma yenik düşmeden geçmeye cesaretim var mı, bilemiyorum?

Okuldan ayrıldıktan yıllar sonra eşim ve çocuklarla birlikte Gönen'e gittik, okulu görmek için. Gözlerimin dolduğunu, çok heyecanlandığımı söylememe gerek yok. Etrafı dolaştık; atölyelerin, özellikle müzik atölyesinin perişan halini içim parçalanarak izledim. Hiç değilse, iş atölyesiyle o korunabilirdi. O güzelim taş binaların etrafını otlar bürümüş, kapılarında örümcek ağları, kertenkeleler... Türkiye'yi çoğunlukla muhafazakâr olduğunu iddia eden iktidarlar yönetti. Geçmişe, tarihe bağlılıklarından sual olunmaz, ama öyle olmuyor!

Okulun geniş bahçesinde dolaşırken, bahçe duvarına bitişik bir evde yaşayan sağlık memuru Süleyman amca geldi aklıma. Hangi ev, diye bakınırken evinin terasında gördüm onu. Seslendim aşağıdan; arkaya, girişe dolanmamı işaret etti. Eğer Süleyman amca o anda aşağıya inebilseydi, ona sarılarak hüngür hüngür ağlardım. Neyse ki, arkaya dolanana kadar biraz kendimi toparlayabildim. Evine buyur etti, meyve ikram ettiler. Bir kızı ve bir oğlu aynı okulda gündüzlü olarak okumuştu, sohbet ettik bir süre. Bugün artık aramızda olmayan Süleyman amcayı da bu vesile ile anmış olayım. Işıklar içinde yatsın.

10 yıl kadar önce, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği'nin, Bahçeşehir Üniversitesi'nde düzenlemiş olduğu bir etkinlikten çıkışta tanıtımı ve satışı yapılan bir kitap gözüme takıldı: "Eğitime Adanmış Bir Hayat: Mehmet Kahvecioğlu." Okula başladığım yıllardaki babacan müdürümüz Mehmet Kahvecioğlu için, görev yaptığı okullardaki öğretmen arkadaşları ve öğrencilerinden oluşan bir grup tarafından hazırlanmış bir kitap. Bir değerbilirlik örneği olarak anmak istedim.

Birçok öğretmenimizin adını anabilirim, ama burada uygun olmaz. Ancak, bir öğretmen olmanın ötesinde, bize çok şey kattığına inandığım birkaçını yine de paylaşmak istiyorum: Sosyal Bilgiler öğretmenimiz ve eğitim şefi İlhami Arslan; kocaman yazı tahtasına, saniyeler içinde, en stilize haliyle nasıl da çiziverirdi Türkiye ya da Dünya haritasını, önemli merkezleri de işaretleyerek. Yeni bir anlayış, yeni bir yaklaşımla bizlere iyi örnek olan Emine Kabaş, Gülderen Tekin ve Meral hanıma içten teşekkürlerimi iletiyorum. Yıllar sonra karşılaştığımızda "Hayatımın sadece 7-8 yılında öğretmenlik yaptım, ama hep öğretmen olarak anıldım" demişti İlhami bey. Benim için hep özel olan, çok şey öğrendiğimi düşündüğüm Aydın beyi de saygıyla anıyorum. Bir resim öğretmeninin elli yıl sonra anılmaya değer olması birçok kişi için şaşırtıcı olsa da.

O günün veya bugünün penceresinden baktığımda, öğretmenlik için hiç de uygun olmadığını düşündüğüm birkaç ismi de anmak istemiştim bu yazıya başlarken. Bugün, belki bazıları hayatta bile olmayan bu insaların çocukları ve yakınları için rencide edici olabileceği düşüncesiyle bundan vazgeçiyorum. Bu tavrımı fazla liberal bulacak arkadaşlardan özür dileyerek. Kim bilir, belki de onların bazıları çoktan kendi öz eleştirisini yapmıştır zaman içinde. Öyle olmasını umut edelim.

Okuldaki bir günü nasıl anlatsam?

Türkçe, matematik gibi teorik derslerin dışındaki dersler mutlaka atölyelerde, laboratuvarlarda veya özel dersliklerde yapılırdı. Sosyal Bilgiler, Tarih, Coğrafya buna dahil. O derslikte, duvarlarda çeşitli haritalar vardı; gerektiğinde projeksiyon aletiyle ("sinevizyon" mu demeliydim?) çeşitli görseller de paylaşılabilirdi. Bazı günler hiç sınıfa uğramadan gün biterdi. Bu alanların her biri diğerinden üçyüz, beşyüz metre uzakta. Resim-yazı dersliği, tarih-cografya dersliğinin bitişiğinde. Her ikisi de Köy Enstitüleri günlerinde yapılmış, tek katlı kerpiç binalar.

Eğer bahar veya sonbaharsa, ağaçların altındaki çayırlara yayılıp, kendimizce bir manzara seçip, koyulmuşuzdur yapacağımız suluboya resminin karakalem eskizlerini çizmeye. Bir natürmort mutlaka resim-yazı dersliğinde çizilir; özenle bir masanın üzerine hazırlanmıştır onun görseli. Yazı dersi için tahtada büyük harf, küçük harf el yazıları. Aydın Taşkelle hocamız kocaman gövdesine inat, yumuşacık parmak hareketleriyle kolayca yazıverirdi onları. Aynı zamanda çok güzel flüt de çalardı o parmaklarla. Altı yıl kullandığım yazı defteri hala durur bir yerlerde.

Tarım dersliği de resim-yazı atölyesinin yakınında. İlk yıllardaki babacan tarım öğretmenimizden arıcılık, aşı vb. temel tarım  konularında ilk bilgileri alıyoruz. Ders uygulamalı olacaksa, vişne-kiraz bahçesine bel yapmaya giderdik. Bizden önceki sınıftakiler atölyeden getirmişlerdir bel küreklerini. Ders bitince, biz de toprağa saplayıp, öylece bırakırdık. Okula beş-on km uzaklıktaki bahçeye elma toplamaya gidildiğini ve traktör römorkları ile okuldaki soğuk hava deposuna taşındığını da hatırlıyorum.

Müzik ve iş atölyesi başka bir yerde; dağa doğru, okulun sınırlarında. Müzik dersliğinde büyük bir piyano ve bazılarının adını bugün bile bilmediğim çeşitli müzik aletleri. Tabi çoğunluğu klasik müzik albümlerinden oluşan büyük bir arşiv. Yabancısı olduğumuz Bethoven, Mozart vb. den uzun bir parçayla başlardı çoğunlukla ders. Güzel bir türkü çalınmadığı için homurdandığımız olurdu, ama faydasız. Tabi ki zaman zaman türkü de çalınırdı, ama tam bizim istediklerimizden olmazdı çoğunlukla. İsmet Erçetin çok kibar bir öğretmendi, güzel keman çalardı. İki dudağını birleştirerek ses verişi hala gözümün önünde. Öğretmenlik yaparak kullanma şansım olmadıysa da, müzik defterim de hala durur.

Gün sonunda herkes kitabını, defterini sınıftaki sırasında bırakırdı. Akşam etüdünde de lazım olacak ne de olsa. Okuldan herkese kitap verildiği için, pek kayıp vs. sorunu da olmazdı. Kitapları mümkün olduğunca yıpratmazdık ki, bizden sonrakiler de kullanabilsin. Yıl sonunda kitaplar toplanırdı çünkü. Bu bir ruh, coşku, inanmışlık işi olmalı şimdiden bakınca.

İş atölyesi, yüksek tavanlı, kocamam bir taş yapı. Lacivert iş önlüklerimizi giyerek, geçmişizdir bir tezgahın başına; sohbetler eksik olmaz. İki saat boyunca kocaman bir atölyede keyfe keder çalışan çıraklar gibi, başka bir ortamın insanları oluvermişizdir; keyifli anlardı bizim için. Tüm aletler isim yazdırarak alınır. Cilt, kalem kutusu, çekiç sapı vb. aletler yapardık isteğe bağlı olarak.

Okumaya, araştırmaya meraklı olanlar ve sessiz bir ortamda ders çalışmak isteyenler kütüphaneye gidebilir boş zamanlarda. Ortaöğretim düzeyindeki bir okul için oldukça büyük ve zengin bir kütüphane olduğunu söyleyebilirim. Spor, her zaman önde olan bir aktivitedir. Müzik, resim gibi alanlarda özel yeteneği olanlar, mutlaka ilgili atölyelerdedir hafta sonlarında.

Geçtiğimiz yıllarda, bir gün kitaplarımı karıştırırken, yazı defterimin arasında, o yıllardaki sınıf gazetemizin "künyesi"ni buldum. Küçük harf, köşeli bir yazı fontuyla, turuncu bir kartondan kesilmiş, "güneşe" yazısı, sınıf gazetemizin adıydı. İyi hatırlıyorum, Aydın bey yapmıştı. Başka sınıfların da böylesi duvar gazeteleri var mıydı bilmiyorum, ama bir edebiyat sınıfı olarak bir dönem, böylesi bir duvar gazetemizin olduğunu ve her ay yenileyerek, bu gazeteyi dersliğin duvarlarında sergilediğimizi hatırlıyorum. Bugünün teknik olanaklarıyla çok güzel dergiler çıkarılabileceği gerçeğiyle kıyaslandığında, komik görünse de, o mütevazı çabayı anmak istedim.

Ders ve etüt saatleri dışında, okul sınırları dışına çıkmakla ilgili bir sınırlama yok, akşam yoklamasında veya etütte okulda olmak yeterli. Haftasonu da olsa, gece gelmemek için izinli olmalısınız. Isparta'ya maça, sinemaya ya da gezmeye gidip, akşama dönülebilirdi.

Son sınıflardan biri, bir hafta boyunca okul başkanı olarak kolluk takar ve nöbetçi öğretmenlere yardımcı olurdu. Ayrıca, her hafta bir sınıf nöbetçidir. Revirde, atölyelerde, yemekhanede hep onlar vardır. Sınıf temizliğini her sınıf kendisi yapar; görevliler geceden sobayı yakmış olurlar soğuk kış gecelerinde. Onlar da ailedendir biraz; abidir, amcadır, dayıdır her biri. Okul bitiminde vedalaşılır onlarla da.

Sürprizler eksik olmaz, bir gezici tiyatro gelmiştir ya da bir konser. "Bir Delinin Hatıra Defteri"ni öylesi bir anda, orada izlemiştim. Tek başına bir adamın oynadığı, ne kadar uzun bir oyundu.

Bir kardeş okuldan, bir grup geziye gelmiştir; onlara da yer açılır yatakhanelerde. Eğer takımları varsa, bir basket, voleybol veya futbol maçı organize edilebilir hemen.

3-B sınıfının ayakkabı ölçüleri alınacaktır, sınıfta toplanılır; ya da ayakkabıları dağıtılacaktır, yatakhanenin önünde toplanacaktır sınıf. Çoktan eskimiştir geçen yıl verilen ayakkabılar, yenisini alıp, eskiyi atmalı. Orada okuduğum altı yıl boyunca, ilk yıl okula giderken aldığımız ayakkabı dışında ayakkabı almadım. Spor ayakkabısı hariç tabi ki, ama o yıllarda zaten spor dışında, spor ayakkabı giyme modası yoktu. Yaz-kış aynı ayakkabı. Yeniyi alıp, denerdim, bir sorun yoksa, eskiyi en yakın çöp tenekesine atardım; 6 yıl boyunca bu hep böyle oldu. Zaten yatak dışındaki tek özel alanımızın yatakhanenin koridorlarındaki yarım boy çelik dolaplar olduğu düşünülürse, eskiye de yer yoktu, demek daha doğru. Unutmadan; ayakkabılar Burdur Yetiştirme Yurdu'nda, oranın ustaları tarafından yapılırdı. Kurumların, döner sermayelerinin dayanışması bir nevi.

Her yıl verilen takım elbiseler, okulun terzileri tarafından dikilirdi. Prova gerektiği için en pratik yol bu olmalı. Üç yılda bir verilen kabanlar da hazır gelirdi. Her yıl okul tarafından birer takım elbise verilmesine karşın, tek tip elbise zorunluluğu yoktu. Zaten verilen elbiselerin kumaşları birkaç farklı desende de olabilirdi. Büyük olasılıkla aynı kumaştan yeterli miktar bulunamadığı için, farklı kumaşlar kullanılırdı.

Öğretmen okuluna adım attığım ilk gün, sınav sonuçlarını beklediğimiz geniş tören alanı her zaman özel olmuştur benim için. O alanın önündeki yüksek duvarların üzerinde müdür ve öğretmenlerden bir grup olurdu her törende. Birçok okulda olduğu gibi o törenler "fırça" yeriydi bizde de. Bir gün bakarsın, bir öbek dal olur yerde; kiraz bahçesinden kiraz aşıranlar tarafından kırılmıştır. Boynumuzu büker, kaderimize razı olurduk, yerdik fırçayı. Bir başka gün, bir arkadaşımızın babasına yazdığı mektup konu edilir: "Baba okulun penasını kırdım, para gönder," dediği, babanın da öküzünü satıp geldiği...

Uzun saç ve  İspanyol paça pantolonlarımızın idareyle olan bitmez tükenmez mücadelesi de, o yılların değişmeyen konularındandı.

Arada bir o törenlerde göğsümüzü kabartan, bir arkadaşımızın başarısının konu edildiği ve o arkadaşın öğretmenlerin olduğu bölüme çağrılarak tebrik edildiği de olurdu. Milliyet'in "Liselerarası Halk Oyunları Yarışması"nda birinci olan, halk oyunları ekibimiz mesela. Hep özenmişimdir buna. Öyle, büyük bir başarı için olmasa da, bir gün benim adımın da anons edildiğini hatırlıyorum. Okul çapındaki bir öykü yarışmasında ödül olarak "temizlik seti" kazanmışım; içinde bir adet sabun, diş fırçası ve diş macunundan oluşan bir "set!"

Bir gün, bu okuldan bir delikanlı, yetişkin olarak ayrılırken; her ne kadar Köy Enstitüleri mezunları gibi, on parmağımızda on hünerle olmasa da, az çok hayatın birçok yüzünden haberli olduğumuzu söylemem abartı olmaz. Asgarî okuma alışkanlığı edinmiş, eli alet tutan; aşı, arıcılık, ekim, dikim gibi genel tarım bilgisine sahip bireyler. Resim, müzik, oyunculuk (tiyatro) vb. kültür, sanat alanlarında özel yeteneği olanların bir biçimiyle kendine bir alan açmada ve bu yeteneğini geliştirmede destek gördüğünü söylemek yanlış olmaz.

Bütün bunların yeterliliği sorgulanabilir; ama o günün ve içinden çıktığımız ailelerin ekonomik-sosyal koşulları düşünüldüğünde, sonucun azımsanacak bir başarı olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim.

Devlet, bizi bu okullarda yedirip-içirip, giydirirken, önümüze de bir yükümlülük koydu: Okuduğumuz sürenin birbuçuk katı kadar mecburî hizmetimiz olacaktı mezuniyetten sonra. Buna hiçbir itirazımız yok; bizden önceki mezunlar Anadolu'nun yolu, izi olmayan köylerinde öğretmenlik yaptı onyıllarca, biz de yapacaktık seve seve. Ama bu da mutlu etmedi yönetenleri. Yoksul köylü çocuklarının az çok dünyayı tanımış olarak köylerine dönmeleri ve başka köylere gidip, çok yakından tanıdıkları köylülerle iletişime geçmeleri birilerinin hoşuna gitmedi. Alttan alta sürdürdükleri "komünist yuvası" propagandasını daha yüksek perdeden seslendirmeye başladılar.

Bir gün yeni bir müdür geldi okula. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Onyıllarda  oluşmuş olan o güzel yuvaya geri dönülmez hasarlar verdi. Belki öğretmen bile olmayan bu zatın, Bursa Sivil Savunma'dan geldiği duyulmuştu, bilemiyorum. Onun gelmesiyle bitmedi; öğretmenlikten uzak, yeni fakülte mezunları geldi bu kez, hatta müdür yardımcısı da oluverdi bazıları. '70'li yılların ideolojik tarafgirliğinin bir sonucu olarak. Ardından sürgünler... Bir gece 20-30 arkadaşımız başka okullara dağıtıldı. Böylece, "Öğretmen Liseleri"ne dönüştürme süreci de başlamış oldu. Bizim için zor günlerdi, ama dayanışma ruhumuzu yok edemediler.

Yedi-sekiz ay kadar sonra bir gün sinema salonunda topladıklarında, müdürün tayininin çıktığını ve bir veda konuşması yapmak istediğini öğrendik. O loş salonda, gözlerimizi sahneye dikmiş olarak, ayakta bekliyoruz. Müdür, biraz sonra hafif mahçup, yapmacık babacan bir ifadeyle sahneye çıktığında, yaklaşık 700 kişi hep beraber ayaklarımızı yere vurmaya başladık, konuşamadı tabi. Hayatımın çok özel anlarından biridir.

O yıllarda, çocuk denecek yaşlarda bu sorunlarla başetmeye çalışırken, bizlere iyi örnek olan, çok değer verdiğim bir öğretmenimizle buluştuk geçenlerde. Sonraki yaşamında başka kurumlarda çalışmış olmasına karşın, "Türkiye'de Öğretmen Yetiştirme" konusunda projeler üretmeye çalışan bir grupla birlikte çalıştıklarını söyledi. 70 küsur yaşında Türkiye'nin eğitim sorununa çözüm için katkıda bulunmaya çalışan eski bir öğretmen! Onun özelinde, bize emeklerini esirgemeyen tüm öğretmenlerimize içten teşekkürler. Emeklerine, çabalarına saygıyla...

Elli küsur yıl önce, çocuk yaşlarımızda bir araya geldiğimiz ve bir yatılı okulun zorluklarını, hüzünlerini, mutluluklarını paylaştığımız; uzun öğretmenlik yıllarında, yurdun çeşitli yörelerinde öğrencilerine ışık olan sevgili dönem arkadaşlarıma ve okul arkadaşlarıma buradan bir kere daha selamlar gönderiyorum. Beraber olduğumuz ilk günün masumiyetinin, yüreklerinde yaşam boyu devam etmesi dileğiyle...

Ayrıca, bu vesile ile tüm öğretmenlerin ÖĞRETMENLER GÜNÜ'nü de kutlamış olalım.
 

En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.