Yazıya gazeteci ağabeyimiz merhum İslam Çupi’nin sözleriyle girelim:
"Türkiye'de Fenerbahçe Cumhuriyeti sağlıklı, başarılı ve ilkse, bu ülkede her şey mutlu ve huzurludur. Esnafın yüzü güler. Perakendeci ve toptancıların tezgâhında mal kalmaz. Tiyatrolar, sinemalar, sazlar, barlar, meyhaneler fuldür. Statlar Türkiye'nin her vilayetinde lebaleptir. Fenerbahçe gittiği her kente kendi ile birlikte büyük bereketini götürür. Kötü (!) uğurlanmasına rağmen Fenerbahçe Cumhuriyeti ortalıkta yoksa Türkiye yoktur, futbol yoktur, bolluk yoktur, insanlar yoktur, canlılar güç nefes alır ve bu ülke kısa süre sonra yaşayan yer olmaktan çıkıp, mezarlık olur. Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür. Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz."
Kimilerine göre fanatizm, kimilerine de göre de hamaset olarak nitelenebilecek bu tespitin doğruluğunu kanıtlamıyor mu ülke olarak içinden geçtiğimiz süreç?
Elbette ki futbol sonuç oyunudur ve sportif bir kurgudur.
Ancak Fenerbahçe sosyolojik bir olgudur… Memleketin barometresidir…
Yöneticisiyle, teknik heyetiyle, sporcusuyla, malzemecisiyle, masörüyle, top toplayıcısıyla, amigosuyla, seyircisiyle futboldan daha fazlasıdır.
Çünkü,
Fenerbahçe halktır, halkın ta kendisidir…
1907’den beri…
Türk futbol tarihinde sayısız başarılarla yer alan Fenerbahçe’nin taraftarı olmak yani Fenerli olmak,
Ogün Altıparmak, Can Bartu, Alpaslan Eratlı, Cemil Turan,
Datçu, Nunweiler, Lefter, Şükrü Saracoğlu, Faruk Ilgaz, Aziz Yıldırım olmak demektir.
Fenerbahçeli olmak;
Bütün işgal kuvveti takımlarını sahada yenip İstanbul halkına futbolla mutluluk vererek Kurtuluş Savaşı’nda adını kahramanlık ceridesine sportif başarılarla yazdırmaktır.
Fenerbahçe’yi Fenerbahçe yapan, sadece şampiyonluk kupaları ya da rakip takımın kalelerine giren toplar değil;
Türkiye’nin en büyük stadyumunu, en çağdaş sahasını ve tesislerini yapan Aziz Yıldırım ve arkadaşlarına;
Fenerbahçe’nin yıllarca başkanlığını yapan Başbakan Şükrü Saracoğlu’nun adını verdikleri için…
Yeni yapılan kulüp binasına eski başkanlardan Faruk Ilgaz’ın adını verdikleri için…
Basın tribününe, Fenerbahçe’yi yazılarıyla şiirleştiren İslam Çupi’nin adını verdikleri için…
Vefa duymaktır.
Çünkü “vefa duygusu” da Fenerbahçeliler için en az şampiyonluk kadar önemlidir.
Fenerbahçeli için hayat, sarı-lacivert çubuklu formadır.
Karda kışta dağda bayırda takımının ardında durarak cefa çekmektir…
Ekmeğini bölüşmektir.
Halit Deringör gibi cebindeki paranın tamamını verip vapur parası istemektir.
Merhum Hasan Pulur’un anlatımıyla;
“Yıl 1948, Halit Deringör Fenerbahçe takımının solaçığıdır, Londra Olimpiyatı’na gidecek futbol takımına seçilmiştir, fakat bazıları oyunlar oynayarak, Halit Deringör’ü kadrodan çıkarırlar. Fenerbahçe kulübü, bunu kabul etmez, “Madem siz benim futbolcumu entrikayla kadrodan çıkardınız, biz de onu kendi paramızla Londra’ya gönderiyoruz” der.
Halit Deringör, kulübün parasıyla Londra’ya gider, bir ay kalır, döner, cebinde kulübün verdiği paradan bir miktar kalmıştır. Bir gün Galata Köprüsü’nde, kulübün muhasebecisi Suat Belgin’le karşılaşır. (Spor yorumcusu Kemal Belgin’in babası) Suat Belgin sıkıntılıdır, Halit Deringör zorlayınca anlatır, su parasını ödeyemedikleri için, Fenerbahçe Stadı’nın ve kulübün suyu kesilmiştir, 400 Lira bulmak için zengin Fenerbahçelilerden “Yağcı Ali”nin dükkânına gitmektedir.
Halit Deringör sorar:
“Su borcumuz ne kadar?”
“400 Lira!”
“Al ben sana 400 Lirayı vereyim, sen de bana karşıya geçmek için vapur parası ver, bir kuruşum yok!””
İşte;
Didi’nin, “Futbolda en büyük gürültü” diye saygı duyduğu Fenerbahçe Dünyası tam da budur.