Bir ilkbahar sabahı…
Yağmurun ardında bıraktığı buram buram toprak kokusu…
Duyabilen var mı?
En karanlık dehlizleri bile aydınlatan ışıl ışıl güneş…
Görebilen var mı?
Garbın afakını sarmış çelik zırhlı duvar…
İman dolu göğsümüz gibi serhaddimiz olmasına rağmen toplum girdaba girmiş.
Çıkış arıyor.
Hak, hukuk, adalet diye haykırıyor.
Çağdaş, demokratik, hukuk devletinde olmaz denilen her şey oluyor.
Akıl almaz biçimde matematik çöküyor 61 sayısı 860 bin 490 sayısının önüne geçiyor.
Küçük balık büyük balığı yutuyor.
Demokrasi denilen yönetim biçimi bu mudur?
Gel de;
Demokrasiyi, "bireysel çıkarların toplumsal çıkarların önüne geçtiği" bir yönetim biçimi olarak gören ve demokrasiyi en kötü rejimlerden biri olarak niteleyen Platon’a hak verme…
Platon Antik Yunan filozofu… Bizde Eflatun diye biliniyor.
MÖ 427- MÖ 347 yılları arasında yaşamış…
Günümüzde;
Despotizme eğilimli bozuk kişiliklerin hal ve hareketleri yüzünden, demokrasinin, adaletsizlik yarattığını ve toplumun en alt sınıfının yönetimi ele geçirmesine neden olduğunu söyleyen Platon’un hem de milattan önce yaptığı tespitler doğrulanmıyor mu?
Hafızalarımızı yoklayalım aklımıza gelmezse de Devlet adlı eserinin ortasından alıntılayarak yazalım:
“Demokrasideki aşırı özgürlük anlayışı anarşiye ve köleliğe yol açar. Bu rejimde herkes kendi düzenini kurar, emir dinlemez ve disiplin yoktur.
Yönetim, işin ustası olmayan çoğunluğa bırakılır ve devlet felakete sürüklenir.
Eğitimsiz kitleler güzel sözlü, çıkarcı yöneticiler (demagoglar) tarafından kolayca manipüle edilir
Bu durum, nihayetinde halkı bir tiranın (diktatör) boyunduruğuna sokar.
Demokrasi, eşit olmayanlara bile eşit davranarak adaletsizlik yaratır ve toplumun en alt sınıfının yönetimi ele geçirmesine neden olur.”
Gelinen noktada…
“Teşbihte hata olmaz” diyerek, yıllar önce; “dağdaki çobanın oyu ile benim oyum bir mi?” biçiminde bir sosyolojik tespit yaptığı için neredeyse linçe uğrayan bir ünlünün haklı çıkmadığını söyleyebilir miyiz?
Aslında özne çoban da değil.
Kast edilen okumayan, yazmayan, düşünmeyen, sormayan, sorgulamayan bir kitle…
Mesele eğitim meselesi…
Dolayısıyla memleket meselesi…
Sığ siyasetçilerin dış güçlerin de yönlendirmesiyle bilerek, planlayarak yarattıkları trajik bir durum.
Eflatun’la başladık onunla devam edelim…
‘‘Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar. Demokrasi despotluğa dönüşür.”
Tümüyle iktidarı ele geçiren kişinin niteliğine bağlı olarak sosyo-kültürel ve dahi ahlaki gelişimini tamamlayamamış yani feodalizmden arınamamış toplumlarda kaçınılmaz bir durum.
Tam da bu aşamada…
Gerçekçi analizleriyle sonuç odaklı yorumlar yapan, dahası manifesto niteliğinde öneriler sunan sevgili meslektaşım Özcan Yazıcı’nın 15 Eylül 2025 tarihinde Bursaport’da yayınlanan yazısında gündeme getirdiği;
Piyasa ekonomisinin sınırsız gücüne karşı toplumsal yararı, insan haklarını ve çevresel sürdürülebilirliği merkeze alan güçlü bir seçenek olarak demokratik sosyalizme yönelmek…
1965 seçimleri sonrasında CHP'nin ideolojik yönünü belirlemek için İsmet İnönü’nün gündeme getirdiği "ortanın solu" kavramının yarattığı etki gibi…
1966'da Genel Sekreter olan Bülent Ecevit’in "Ortanın Solu"nu doktrin haline getirmesi ve 1970’li yıllarda da "Halkçı Ecevit" sloganıyla tabana yayarak CHP’yi birinci parti yaptığı gibi…
Cumhuriyet Halk Partisi için de Türkiye için de bir umut olmaz mı?