William Shakespeare’in varoluş üzerine derin bir sorgulama yaparken Prens Hamlet’e söylettiği sözler;
“Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu…”
103 yıllık Cumhuriyet dolayısıyla CHP önemli bir sınavdan geçiyor.
Böl parçala yönet…
CHP’nin başına gelen de bir kısım güçlerin yazdığı senaryonun sahneye konulmuş hali…
Aslında fotoğraf büyük…
Anayasa’nın bölünmez bütünlüğü sağlayan maddelerini değiştirmek.
Sonra Büyük Ortadoğu Projesi’nin son halkasını zincire eklemek.
Gösterilen fragman…
Ne ki farkına varması gereken toplum;
Siyaset, adalet, ekonomi ve gelecek kaygısı arasında sıkışmış durumda…
Bilerek ve isteyerek de;
Bir gün seçilmiş irade konuşuluyor, ertesi gün kayyumla yönetime el konuluyor.
Bir gün halkın oyu kutsal deniyor, ertesi gün o oyun temsil ettiği makamın kaderi başka bir mahfilde belirleniyor.
Amaç kafaları karıştırmak… Bulanık suda avlanmak…
Özellikle 2024 Yerel Seçimlerinde birinci olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin kazandığı çok sayıda belediye başkanının görevden alınması veya yerlerine kayyum atanması siyasal bir hesaplaşma algısı yaratıyor.
CHP’nin kurultay süreçlerine ilişkin davalar ve son olarak “mutlak butlan” ataması da siyasetin yalnız sandıkta değil, mahkeme koridorlarında da şekillendiği algısını güçlendiriyor.
Yanı sıra Danıştay’ın 2025’te liyakat ve somut gerekçe vurgusu yaparak görevden alma kararları, bürokraside “takdir yetkisi” ile “keyfilik” arasındaki çizginin ne denli yaşamsal önemde olduğunu gösteriyor.
Onun için…
Mevlana’nın sözleriyle “dün dünde kaldı cancağazım artık yeni şeyler söylemek lazım” diyerek geleceği yeniden kurgulama zamanı…
Çünkü adına demokrasi denilen yönetim biçimi;
Vahşi kapitalizmin, siyasal partilerin, medya gücünün, yargı-siyaset geriliminin, bürokratik sadakat düzeninin ve sınırsız zenginleşme arzusunun altında can çekişmektedir.
Dolayısıyla,
Mesele tek parti, tek lider, tek mahkeme kararı ya da tek bir belediye değildir.
Mesele siyasal açıdan da, toplumsal açıdan da, ekonomik açıdan da çok derindir…
Uygulama ise çok sert. Neredeyse otokrasiye evrilmiş durumdadır…
Halk sürece doğrudan katılamıyor, partilerce önüne konulan adaylardan birisine oy veriyor.
Dahası halkın sözde iradesi bile yok sayılarak mahkeme karar veriyor, siyaset sarsılıyor.
Bürokrat görevden alınıyor, liyakat mi, sadakat mi sorusu havada kalıyor.
Görünen o ki;
Adaletin olmadığı yerde seçilmiş irade tartışmalı hale gelebiliyor…
Bu durumda yanıtlanması gereken sorular şunlar;
Doğru insan hak ettiği yere nasıl gelebilecek?
Her kademede yetki ve sorumluluklar nasıl belirlenecek?
Sorumluluk ve verimlilik nasıl ve hangi yöntemlerle ölçülecek?
Gerçek halk iradesinin sandığa yansıdığı seçme ve seçilme hakkı nasıl sağlanacak ve korunacak?
Öncelik akılcı yöntemlerle doğru insanı doğru görevle buluşturmak…
Yani liyakat esaslı atama…
Çünkü yanlış insan makamını ve devleti çürütür.
Liyakatsiz insan en iyi yasayı bile kötü uygular.
Ahlaksız insan devleti soyar.
Korkak ve liyakatsız insan kriz yönetemez.
Açgözlü insan kamu kaynağını emanet değil av olarak görür.
O halde değişime siyasal partiler ve seçim yasasından başlanmalı…
Partilerin aday dayatan değil, fikir ve program üreten düşünce merkezleri olması sağlanmalı…
Adaylar geçmişiyle, ahlakıyla, bilgisiyle, mali şeffaflığıyla, çıkar ilişkileriyle, başarısıyla ve başarısızlığıyla halk tarafından belirlenmeli ve seçilmeli…
Ama seçmek de yetmez.
Her makamın görevi, yetkisi, sorumluluğu ve sınırı dijital, saydam, canlı ve denetlenebilir olmalı.
Yetkinlik kadar etki, yetki kadar sorumluluk verilmeli…
Kamu görevlisi somut gerekçe olmadan, yalnızca siyasi rüzgâr değişti diye görevden alınamamalı…
Sadakat değil, icra, sonuç ve ehliyet yani liyakat esas alınmalı…
Dolayısıyla bugün yaşanan siyasal kaos kızgınlıkla değil daha adil, daha cesur, daha ölçülü, daha insani, daha hesap verebilir, daha uzun vadeli yeni bir yönetim fikri kurularak aşılır.