Kentlerin seçilmiş belediye başkanları kendilerine verilen irade yok sayılarak tutuklanıyor, görevden uzaklaştırılıyor…
Meclis çoğunluğuna göre ya da terörle iltisaklandırılarak yetkiler kayyuma devrediliyor.
Son olarak…
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey…
7 yıl öncesine dair suçlamalarla ailesi ve çok sayıda müteahhit, bürokrat, iş insanıyla birlikte sabahın köründe evinden alınıyor.
Sonrası malum…
“Yüreklerin kulakları sağır…
Hava toprak gibi gebe…
Hava kurşun gibi ağır…
Bağır bağır bağırıyorum…”
Düşünce özgürlüğü…
Haber alma özgürlüğü…
Özgür yorum…
Tarafsız habercilik…
Aslında hepsi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 26. Maddesi ile güvence altında.
Ne diyor ilgili madde:
“Herkesin düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma özgürlüğüne sahip olduğunu garanti eder. Bu hak, haber/fikir alma ve verme serbestliğini de içerir ve resmi makamların müdahalesi olmaksızın kullanılabilir.”
Peki, fiiliyatta uygulanıyor mu?
Adına sosyal medya denilen ve ekranın arkasına gizlenen milyonlarca klavyeşör trolün savurduğu iftiralar ve yazının bütünselliği içinden cımbızla çekilip servis edilenler ne yazık ki karşılık buluyor ve yüzlerce basın yayın mensubu adaletin pençesinde yazım ve yayım savaşı veriyor.
Ya da gizli tanıkların ifadeleriyle belediye başkanları ve bürokratları yargının kıskacında debeleniyor.
Doğaldır ki kaybedecek çok şeyi olanların söz sahipliğinde durum daha da vahimleşiyor ve zincirin halkaları neredeyse toplumun önemli kesimini ya tedirgin ediyor, ya sindiriyor ya da tutsak ediyor.
Ey adalet…
Ey hukuk…
Ey özgürlük…
Adı Montesquieu…
18 Ocak 1689 ile 10 Şubat 1755 tarihleri arasında yaşamış Fransız filozof…
"Yüz yıllar önce ettiği abuk sabuk laflarla (!) bugünlere ışık tutarak" ; devlet gücünün despotizme (keyfi yönetime) dönüşmesini engellemek için yasa yapma (yasama), uygulama (yürütme) ve yargılama (yargı) yetkilerinin farklı organlarda olması gerektiğini savunmuş…
Sonra aynı Montesquieu bir büyük laf daha etmiş…
“Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince, o rejim mahkum olmuştur.”
Bir de “Tarihin hakimi” olarak tanımlanan Lord Acton var.
On dokuzuncu yüzyılın büyük şahsiyetlerinden ve zamanının en bilgili İngilizlerinden biri olarak kabul edilen.
Özgürlük tarihini hayatının işi haline getirmiş, hatta siyasi özgürlüğü dini özgürlüğün temel koşulu ve koruyucusu olarak görmüş.
Ardından da önemli bir tespit yapmış;
“Güç yozlaştırmaya eğilimlidir ve mutlak güç mutlaka yozlaştırır.”
Tarihte örneği çok…
Hitler…
Stalin…
Mussolini…
Hatta Trump…
Hubris sendromu da deniyor güç zehirlenmesine…
Özellikle ezici başarı ile ilişkilendirilen, uzun süreli elde tutulan ve lider üzerinde minimum sınırlaması olan güce sahip olma bozukluğu.
Kendilerini kural, kanun, ahlak veya geleneklerin üzerinde görüyorlar…
Art arda gelen seçim zaferleri, Hubris sendromuna tutulma olasılığını arttırıyor.
Kişilerin iyi amaçlarla yahut meşru ve demokratik yöntemlerle iktidara gelmesi de olası sonuçları engellemeye yetmiyor.
Çünkü mayada bozukluk varsa, geçmiş hırs, öfke ve kinle örülü ise tehlike daha da büyüyor ve gemiler yakılıp öç alma güdüsü baskın oluyor.
Hırs ve öfke büyüdükçe insan olmaya dair duyguların küçüldüğünün farkına dahi varılamıyor.
Son cümle de;
"En büyük benim benden başka büyük yok" oluyor.
Sonra…