SON DAKİKA
Hava Durumu

Yoksullaştır, ayaklandır, böl, teslim al!

Yazının Giriş Tarihi: 11.01.2026 22:42
Yazının Güncellenme Tarihi: 11.01.2026 23:16

İran’da ve Türkiye'de yaşananları anlamak için artık yüzeysel açıklamaları bir kenara bırakmak gerekiyor. “Dış mihraklar”, “küresel kriz”, “savaşlar” gibi klişeler, gerçeğin üzerini örtmekten başka bir işe yaramıyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, ne tesadüflerin ne de kaçınılmaz kaderlerin ürünüdür. Bu, bilinçli tercihlerle adım adım inşa edilmiş bir düzenin sonucudur.

İran örneğinde yaşanan toplumsal kriz, yıllardır uygulanan ağır ambargolarla birlikte düşünülse de, meselenin özü bundan ibaret değildir. İran’daki asıl sorun; baskıcı siyasal yapı, kapalı rejim, kadınlar ve gençler üzerindeki ideolojik tahakküm, şeffaf olmayan ekonomi, yolsuzluk ve halktan kopmuş bir yönetim anlayışıdır. Kriz, öncelikle bu iç dinamiklerin ürünüdür.

Ambargolar bu krizi yaratmamış; ancak derinleştirmiştir. Ambargolar rejimi değil toplumu cezalandırmış, orta sınıfı eritmiş, yoksulluğu kalıcı hâle getirmiştir. Emperyalizm burada krizin kurucusu değil; krizden faydalanmaya çalışan aktördür.

Bu noktada emperyalizmin rolü daha somut bir hâl alır. Kriz ortamı oluştuktan sonra, yalnızca diplomatik ya da ekonomik araçlar değil; gizli servis faaliyetleri, istihbarat ağları, fonlanan yapılar ve provokasyon mekanizmaları devreye sokulur. Amaç, halkın haklı taleplerini büyütmek değil; bu talepleri kontrol edilebilir bir kaosa dönüştürmektir.

Bu tür müdahaleler genellikle:

Kitleleri sokağa döken meşru öfkenin yönünü saptırır

Şiddeti bilinçli biçimde tırmandırır

Güvenlik – özgürlük ikilemini derinleştirir

Toplumu “istikrar mı, kaos mu?” ikilemine sıkıştırır

Böylece ya baskıcı rejimin sertleşmesi meşrulaştırılır ya da dış müdahaleye zemin hazırlanır. Bu, emperyalizmin klasik yöntemidir. Yani kriz içeriden doğar; kaos bilinçli olarak yönetilir.

Bu ayrımı net koymak gerekir. Aksi hâlde “her şeyi dış güçler yaptı” denilerek baskıcı rejimler aklanmış olur. İran’daki isyanlar haklıdır; içsel nedenlere dayanır. Ancak emperyalizm, bu haklı öfkenin kendi kontrolü dışına çıkmasına asla izin vermez; onu ya bastırır ya da yönlendirir.

Türkiye’de ise tablo çok daha açıktır. Türkiye ambargo altında değildir. Türkiye savaşa girmemiştir. Hatta Rusya – Ukrayna savaşı sürecinde ekonomik ve jeopolitik avantajlar elde etmiştir. Buna rağmen ülkede ağır bir ekonomik kriz yaşanıyorsa, bunun nedeni dış faktörler değil, tamamen iç kaynaklı politikalardır.

Bu kriz; yanlışlıkların değil, bilinçli tercihlerle uygulanan politikaların sonucudur. Yanlış para politikaları, kurumsal çöküş, sistematik yolsuzluk ve rant düzeniyle toplum planlı biçimde yoksullaştırılmıştır. Milyonlar yoksullaşırken, küçük bir azınlık hak etmediği ölçüde zenginleşmiştir.

Çünkü yoksul bir toplum, sadakayla yönetilmeye daha elverişlidir. Hak talep eden yurttaş yerine, yardıma muhtaç birey yaratılır. Sosyal devlet tasfiye edilir; yerine lütuf ve minnet ilişkisi kurulur. Orta sınıfın eritilmesi tesadüf değildir; sorgulayan ve örgütlenebilen sınıflar her zaman iktidarlar için risklidir.

Yanlış dış politika bu krizi daha da derinleştirmiştir. Özellikle Suriye politikası ve kontrolsüz göç tercihi, milyonlarca insanın plansız biçimde ülkeye girmesine yol açmıştır. Bu durum ucuz emek baskısı yaratmış, sosyal gerilimi artırmış ve kamu kaynaklarını zorlamıştır.

Toplum yoksullaştıkça ve umutsuzluğa sürüklendikçe, ülkeler dış müdahaleye açık hâle gelir. Önce yoksullaştırılan toplum ayaklanır, ancak örgütlü bir alternatif, sınıfsal bir perspektif ve bütünlüklü bir siyasal program yoksa bu öfke boşluğa düşer.

Bu boşluk çoğu zaman demokrasi adına yükseltilen etnik söylemlerle doldurulur. Sınıf mücadelesi geri plana itilir; sınıfı parçalayan kimlik siyaseti öne çıkar. Türkiye’de bunun en çarpıcı örneği Kürt sorunudur. Oysa bu sorun, Türkiye’nin bütünlüğü içinde, eşit yurttaşlık temelinde demokratik yollarla çözülebilecek bir sorundur.

Ancak PKK ve onun siyasi uzantıları böyle bir çözümü istememektedir. Demokratik çözüm, silahlı yapıları ve dış bağlantıları anlamsız kılar. Devletin yıllardır uyguladığı güvenlikçi ve yanlış politikalar ise bu yapılara alan açmakta, onları beslemektedir. Emperyalizm de bu etnik ayrışmayı “özgürlük” söylemiyle pazarlayarak, sol ve sosyalist hareketleri bu çizgi içinde eritmeye çalışmaktadır.

Bu tabloyu ağırlaştıran bir diğer temel unsur ise muhalefetin durumudur. İktidar, muhalefeti baskıyla, bölmeyle ve içinden bazı unsurları yanına çekerek etkisizleştirirken; muhalefetin önemli bir kısmı halk için değil, şahsi menfaat ve mevki için siyaset yapar hâle gelmiştir. Birlik yerine bölünme, tartışma yerine linç, farklı görüşlere tahammül yerine ihraç tercih edilmiştir.

Bu noktada Küba ve Venezuela örnekleri öğreticidir. Küba, on yıllardır ağır ambargo altında olmasına rağmen, halkın bilinç düzeyi sayesinde emperyalist provokasyonlara sınırlı alan tanımıştır. Venezuela’da ise yanlış politikalar ve yolsuzluk, halkın kendi iktidarına olan güvenini yok etmiş; bu durum ABD emperyalizminin müdahalelerine kapı aralamıştır.

Sonuç açıktır:

Yoksullaştırılan, bölünen, bilinci aşındırılan toplumlar dış müdahaleye açık hâle gelir. Emperyalizm yalnızca ekonomik ve askeri güçle değil; istihbarat, provokasyon ve kaos mühendisliğiyle çalışır.

Yoksullaştır, ayaklandır, böl ve teslim al.

Bu, emperyalizmin değişmeyen yöntemidir.

Bir ülke iç egemenliğini kaybettiğinde, onu geri almak on yıllar sürer. Bu yüzden gerçek çıkış yolu ne yoksullaştıran otoriter düzenden ne de dış vesayetten geçer.

Gerçek çıkış; sınıf temelli, kamucu, halkçı, bilinçli, bağımsız ve gerçekten demokratik bir siyasetin yeniden inşa edilmesindedir.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.