SON DAKİKA
Hava Durumu

"Vurun kahpeye" kültürü

Yazının Giriş Tarihi: 25.07.2026 14:31
Yazının Güncellenme Tarihi: 25.07.2026 14:39

1926 yılında, Kurtuluş Savaşı'nın yaraları henüz sarılmamışken, Halide Edib Adıvar "Vurun Kahpeye" adlı romanını kaleme aldı.

Romanın kahramanı Aliye, Anadolu'nun küçük bir kasabasına idealist duygularla gelen genç bir öğretmendi. Çocuklara yalnızca okumayı yazmayı değil; düşünmeyi, vatan sevgisini ve özgür birey olmayı öğretmeye çalışıyordu. Fakat bu çaba, işgal güçleriyle çıkar ilişkisi kurmuş yerel odakları rahatsız etti. Hakkında iftiralar yayıldı. Din, cehaleti besleyen bir kışkırtma aracına dönüştürüldü. Çıkarlarını kaybetmek istemeyenler, halkın öfkesini Aliye'nin üzerine yöneltti. Sonunda kasabanın sokaklarını tek bir çığlık doldurdu:

"Vurun kahpeye!"

O gün taşlanan yalnızca Aliye değildi.

Taşlanan hakikatti.

Taşlanan vicdandı.

Taşlanan düşünme cesaretiydi.

Halide Edib, aslında yalnızca bir öğretmenin trajedisini anlatmıyordu. O, insanlık tarihinin en eski iktidar mekanizmalarından birini anlatıyordu. Aradan bir asır geçti. İsimler değişti, rejimler değişti, iletişim araçları değişti. Ama "Vurun kahpeye!" kültürü değişmedi.

Çünkü bu kültür, öfkeli kalabalıkların kendiliğinden ortaya çıkardığı bir davranış değildir. Çoğu zaman önce bir hedef belirlenir, sonra o hedef toplum için bir tehdit olarak sunulur, ardından korku büyütülür ve en sonunda kalabalık harekete geçirilir.

İşte bu noktada meselenin sınıfsal arka planı karşımıza çıkar.

Toplumlar, yoksulluğun, adaletsizliğin, sömürünün ve eşitsizliğin nedenlerini sorgulamaya başladığında, egemen güçler ve çıkar çevreleri bundan rahatsız olur. Çünkü gerçek sorunlar konuşuldukça, düzenin dayandığı ilişkiler de görünür hâle gelir. Böyle dönemlerde toplumsal öfkenin gerçek nedenlere yönelmesini engellemenin en etkili yollarından biri, insanlara ortak bir düşman göstermektir. Böylece toplum, kendi gerçek sorunlarıyla yüzleşmek yerine, kendisine gösterilen hedefle meşgul edilir.

Marx'ın sınıf çözümlemeleri tam da bu noktada önem kazanır. Ona göre egemen sınıflar yalnızca üretim araçlarını değil, toplumsal düzeni ayakta tutan siyasal ve ideolojik mekanizmaları da denetim altında tutmaya çalışırlar. Böylece emek ile sermaye arasındaki gerçek çelişkiler, sömürü ve eşitsizlik yerine toplumun dikkati başka hedeflere çevrilebilir. "Vurun kahpeye!" kültürü de, bu anlamda, toplumsal öfkenin gerçek nedenlerden uzaklaştırılıp belirli kişi ya da gruplara yöneltilmesinin bir aracı hâline gelebilir.

Ancak bu yalnızca sınıfsal bir mesele değildir.

Bu aynı zamanda insan psikolojisinin en zayıf taraflarından biridir.

İnsan korktuğunda muhakemesi daralır. Belirsizlik arttıkça gerçeği araştırmak yerine hazır yargılara sığınır. Kalabalığın içinde bireysel sorumluluk duygusu silikleşir. Tek başınayken yapmayacağı bir haksızlığı, kalabalığın içinde sıradan bir davranış gibi görmeye başlayabilir. Çünkü kalabalık, vicdanın sesini bastırırken öfkeyi meşrulaştırır.

Bu yüzden tarihte hiçbir kalabalık kendiliğinden "Vurun kahpeye!" diye bağırmamıştır.

Önce birileri "kahpe"yi tanımlamış, sonra korkuyu yaymış, ardından öfkeyi örgütlemiş, en sonunda da kalabalık kendisine biçilen rolü oynamıştır.

Sosyoloji bize, kutuplaşmış toplumlarda insanların gerçeği değil, ait oldukları grubu savunmaya başladığını söyler. Deliller geri çekilir, etiketler öne çıkar. İnsanlar yaptıklarıyla değil, kendilerine yapıştırılan kimliklerle yargılanır. Böyle dönemlerde adalet zayıflar; öfke ise kendisini adalet sanmaya başlar.

Felsefe ise bizi çok daha temel bir soruyla yüzleştirir: İnsan neden kendi aklıyla düşünmekten vazgeçer?

Platon, "mağara alegorisi"nde insanların kendilerine gösterilen gölgeleri hakikat sanabileceklerini anlatır. Machiavelli, korkunun iktidarın en etkili araçlarından biri olabileceğini söyler. Gramsci, egemenliğin yalnızca zorla değil, insanların rızası üretilerek de sürdürüldüğünü "hegemonya" kavramıyla açıklar. Hannah Arendt ise totaliter rejimlerin, insanları düşünmekten uzaklaştırıp ortak düşmanlar yaratarak kitleleri harekete geçirdiğini gösterir.

Bu düşünürlerin kullandıkları kavramlar farklıdır; ancak vardıkları sonuç benzerdir: Güç odakları korkuyu örgütlediğinde, insanlar hakikati aramak yerine kendilerine gösterilen hedefe yönelirler. Düşünce yerini slogana, muhakeme yerini itaate, adalet ise yerini linçe bırakır.

Belki de en büyük kölelik, zincir taşımak değildir.

En büyük kölelik, başkasının zihniyle düşünmeye başlamaktır.

Bir toplumun gerçek medeniyeti, düşman ilan ettiği insan sayısıyla değil; en ağır suçlamalar karşısında bile hukuku, vicdanı ve adaleti koruyabilme iradesiyle ölçülür. Çünkü hukuk, kalabalığın öfkesine teslim olmak için değil; onu sınırlamak için vardır. Vicdan ise kalabalığa katılmak için değil, gerektiğinde ona karşı durabilmek için...

Bugün taşların yerini klavyeler, meydanların yerini sosyal medya aldı. Ama yöntem değişmedi. Önce bir etiket üretiliyor, sonra korku yayılıyor, ardından öfke örgütleniyor ve en sonunda kalabalık harekete geçiriliyor.

Bu yüzden "Vurun Kahpeye", yalnızca bir romanın adı değildir.

O, hakikatin susturulduğu, vicdanın kalabalığa teslim edildiği ve insanların düşünmek yerine sloganlarla hareket etmeye başladığı her dönemin adıdır.

Belki de Halide Edib Adıvar'ın bize bıraktığı en büyük uyarı şudur:

Bir toplum "Vurun kahpeye!" diye bağırmaya başladığında, aslında en büyük yarayı hedef gösterdiği insana değil; kendi vicdanına açmaktadır.

Ve insanlığın asıl sınavı da tam burada başlar:

Kalabalık "Vurun" diye bağırırken, biz "Neden?" diye sorabilecek miyiz?

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.