Toplumsal çürüme, en basit tanımıyla bir toplumda kuralların varlığını sürdürmesine rağmen bağlayıcılığını yitirmesi, adalet duygusunun zayıflaması ve ortak değerler etrafında oluşan güven zemininin aşınmasıdır. Bu durum bir “kanunsuzluk hali” değildir; daha çok kuralların anlamını kaybettiği, herkes için eşit ve öngörülebilir olmaktan çıktığı bir süreçtir.
Bugün Türkiye’de yaşanan tam da budur.
Çoğu zaman bu çürüme yalnızca ekonomik sistemle açıklanır. Neoliberal kapitalist düzenin etkisi elbette inkâr edilemez. Ancak aynı ekonomik model altında bazı ülkelerde hukuk devleti güçlü kalırken, bizde kuralların hızla aşınması, meselenin tek başına ekonomiyle açıklanamayacağını gösterir. Çünkü kapitalizm, kendi başına kuralsızlık üretmez; aksine işleyebilmesi için kurala ihtiyaç duyar.
Bu nedenle Türkiye’de yaşanan sorun, ekonomik sistemden çok, o sistemin hangi siyasal anlayışla yönetildiğidir.
Uzun yıllardır adım adım ilerleyen bir süreçle, kuralların bağlayıcılığı zayıflatılmıştır. Kurallar kağıt üzerinde hâlâ vardır; ancak uygulanma biçimi değişmiştir. Seçici uygulama istisna olmaktan çıkmış, zamanla sistemin kendisi haline gelmiştir.
Bugün gelinen noktada sorun sadece güçlü olanın kayrılması değildir. Sorun, kuralların adeta kevgire dönmesidir. Kim güçlüyse, kendi kuralını koyabilmekte; hukuk ortak bir zemin olmaktan çıkmaktadır. Artık mesele, kuralın ne olduğu değil, kime nasıl uygulandığıdır.
Burada önemli bir ayrımı da net koymak gerekir. Güç ilişkileri her toplumda hukuk uygulamasını etkileyebilir. Ancak kurumsal olarak güçlü sistemlerde kuralın sınırları korunur; ihlal istisna olarak kalır ve sistem kendini yeniden kurala bağlar. Zayıf kurumsal yapılarda ise süreç farklı işler: Kural esner, seçici uygulanır ve bir süre sonra bağlayıcılığını kaybeder. Böylece herkes gücü oranında kendi kuralını üretmeye başlar. Kural ortak bir referans olmaktan çıkar; yerini fiili güç dengeleri alır.
İşte Türkiye’de toplumsal çürümenin derinleştiği yer tam da burasıdır.
Bu durumun merkezinde siyaset kurumu vardır. Çünkü siyaset, kuralların nasıl uygulanacağını fiilen belirleyen güçtür. Türkiye’de siyaset, kuralları koruyan bir çerçeve olmaktan çıkmış; onları kendi ihtiyaçlarına göre eğip büken bir araca dönüşmüştür. Bunun sonucunda bürokrasi bağımsızlığını kaybetmiş, liyakat zayıflamış ve devletin tarafsızlığı ciddi biçimde aşınmıştır.
Ancak bu tabloyu yalnızca kurumsal bozulmayla açıklamak da eksik kalır. Neoliberal kapitalist düzen, zamanla sadece ekonomiyi değil, siyasetin kendisini de dönüştürmüştür. Kamusal alanın daralması, özelleştirmelerin yaygınlaşması ve piyasa mantığının siyasete nüfuz etmesi, farklı siyasi gelenekler arasındaki farkı giderek silikleştirmiştir.
Bu dönüşümün en çarpıcı sonucu, siyasal kimliklerin anlam kaybına uğramasıdır. Tarihsel olarak eşitlik, adalet ve kamusal yarar iddiasıyla ortaya çıkan sol siyaset dahi, zamanla bu düzenin sınırlarına uyum sağlamış; söylem ile pratik arasındaki mesafe açılmıştır. Bugün birçok durumda sağ ve sol ayrımı isimlerde varlığını sürdürse de, uygulamada benzer refleksler üretmektedir. Adı farklı, davranışı benzer bir siyaset anlayışı ortaya çıkmıştır.
Böylece siyaset, toplumu dönüştüren bir alan olmaktan çıkar; mevcut düzeni yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşür.
Bu dönüşüm yalnızca yukarıda kalmaz, topluma da sirayet eder. İnsanlar artık bir davranışı değerlendirirken “doğru mu, yanlış mı?” sorusunu değil, “kim yaptı?” sorusunu sormaktadır. Ahlaki ölçü yerini aidiyet ölçüsüne bırakmıştır. Taraf olmak, doğru olmaktan daha belirleyici hale gelmiştir.
Bu aşamadan sonra yolsuzluk, usulsüzlük ya da adaletsizlik gibi kavramlar evrensel anlamını kaybeder. Aynı fiil, failine göre farklı anlam taşır. “Bizimkiler yaptıysa sus” anlayışı, çürümenin toplumsallaştığı noktayı gösterir.
Oysa çok uzak olmayan bir geçmişte, birine “yolsuzluk yaptı” denildiğinde bu ciddi bir ithamdı. İnsanlar hesap vermek zorunda hisseder, görevden çekilmek bir sorumluluk olarak görülürdü. Bugün ise ilk refleks savunma değil, saflaşmadır.
Türkiye’de artık sorun, yolsuzluk iddialarının varlığı değildir.
Sorun, bu iddiaların kime ait olduğuna göre değerlendirilmesidir.
Sonuçta ortaya çıkan tablo açıktır: Kurallar vardır ama bağlayıcılığı zayıftır. Hukuk vardır ama güven yoktur. Ahlak vardır ama ortak ölçü kaybolmuştur.
Toplumsal çürüme tam da budur.
Ancak bütün bu tabloya rağmen Türkiye’de toplumsal çürüme mutlak ve geri dönülmez bir noktaya ulaşmış değildir.
Hâlâ bu ülkede kendisini eşitlik, adalet ve özgürlük değerleriyle tanımlayan bir siyaset anlayışı vardır. Hâlâ siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri ve en önemlisi, doğru ile yanlışı ayırt etme yeteneğini kaybetmemiş bireyler vardır.
Bugün bu yazılar yazılabiliyorsa, bu durum hâlâ vicdan sahibi, adalet duygusunu yitirmemiş insanların varlığını gösterir.
Asıl mesele de burada düğümlenir.
Çünkü bir ülkenin geleceğini yalnızca mevcut iktidarın yapısı değil, o ülkenin içinde varlığını sürdüren bu ahlaki ve vicdani damar belirler.
Eğer bu kesimler kendi ilkelerinden vazgeçmez, mevcut düzenin baskısına rağmen kendilerini dönüştürmez ve “ben de onlar gibi olayım” kolaycılığına düşmezse, bu çürüme süreci tersine çevrilebilir.
Türkiye bir yol ayrımındadır.
Ya kuralsızlığın, keyfiliğin ve taraflaşmanın normalleştiği bir düzen kalıcı hale gelecek; ya da hâlâ var olan bu adalet, vicdan ve ahlak temelli anlayış güçlenerek yeniden ortak bir zemin kuracaktır.
Bu ülke kurtulacaksa, bu; güce göre şekillenenlerden değil, ilkeye göre yaşayanlardan dolayı olacaktır.