SON DAKİKA
Hava Durumu

Türk siyasetinde çürüme: 'Başka parti bul'dan, 'kocanı boşa'ya, oradan rant bataklığına!

Yazının Giriş Tarihi: 12.05.2026 23:43
Yazının Güncellenme Tarihi: 12.05.2026 23:58

Türkiye’de siyasetin bugün geldiği nokta, yalnızca bir parti meselesi değil; yıllardır derinleşen sistemsel bir çürümenin sonucudur. Bu çürümenin en büyük sorumluluğu ise kuşkusuz uzun yıllardır ülkeyi yöneten AKP iktidarına aittir. Çünkü Türkiye’de yargının bağımsızlığına yönelik tartışmaların büyümesi, devlet kadrolarında liyakat sisteminin aşınması, ihale düzeninin rant mekanizmasına dönüşmesi, siyasal sadakatin hukuk ve etik ilkelerinin önüne geçmesi büyük ölçüde bu dönemde kurumsallaştı.

Uzun yıllar boyunca iktidar gücünü elinde tutan AKP, kendi içerisindeki yolsuzluk iddialarının üzerine gitmeyerek toplumda ciddi bir güvensizlik oluşturdu. Kamu kaynaklarının kullanımına dair tartışmalar, belediyeler üzerinden büyüyen rant ilişkileri, siyasetin giderek daha sert ve kutuplaştırıcı bir dile teslim olması yalnızca devleti değil, muhalefeti de dönüştürdü. Çünkü denetimsiz güç zamanla yalnızca iktidarı değil, o sisteme temas eden herkesi değiştiren bir bataklık üretir.

Bugün yaşanan en büyük hayal kırıklığı ise, yıllarca “temiz siyaset”, “şeffaflık”, “liyakat” ve “ahlaki üstünlük” söylemiyle öne çıkan CHP’nin de benzer tartışmaların merkezine yerleşmeye başlamasıdır. Toplumun önemli bir kesimi, AKP’ye alternatif olması için destek verdiği bir partinin zamanla aynı hastalıklara yakalanmasını endişeyle izliyor.

Türk siyasetinde yaşanan çürüme, özellikle son iki yılda artık inkâr edilemeyecek bir seviyeye ulaştı. Bir dönem “temiz siyaset” söylemiyle yerel yönetimlerde büyük başarı elde eden CHP, bugün kendi belediye başkanları etrafında dönen yolsuzluk ve ahlaki skandallarla gündeme gelir hale geldi. Bu tablonun en dikkat çekici sembollerinden biri ise Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın yaşadığı süreç oldu.

Özgür Özel’in Burcu Köksal’a söylediği “Gerekirse kocanı boşa, parti arkanda durur” sözü, yalnızca talihsiz bir ifade değildir. Bu söz, bir parti liderinin bireyin özel hayatına ne kadar pervasızca müdahale edebildiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Üstelik Burcu Köksal ve eşi açık şekilde “Bize kimse tehditte bulunmadı, baskı yapılmadı” açıklamasını yapmışken, bu yaklaşım hem etik açıdan sorunlu hem de siyasi bakımdan son derece vahimdir.

Aslında bu sert ve kişisel üslup ilk kez görülmüyor. Yerel seçimler öncesinde Burcu Köksal bir televizyon programında, “Seçildiğimde belediyenin kapıları DEM Parti hariç her partiye açık olacak” ifadelerini kullanmıştı. Bunun üzerine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Bakırköy’de yaptığı konuşmada oldukça sert bir tepki vererek şu sözleri sarf etmişti:

“Öyle ‘Ben belediye başkanı olursam şu partilileri belediyeye almam’ diyen, ya kendine başka bir iş bulacak ya da başka parti bulacak.”

Bu çıkış, aynı partiden bir belediye başkanının, yine aynı partinin belediye başkan adayına adeta “ya çizgimize uy ya da partiden ayrıl” mesajı vermesi bakımından son derece dikkat çekiciydi. Parti içinde farklı görüşlere ve yerel hassasiyetlere tahammül gösterilmemesi, merkez yönetiminin yerel dinamikleri görmezden gelmesi açısından da erken bir işaret niteliği taşıyordu.

Burcu Köksal’ın anlattıkları ise meselenin çok daha derin olduğunu gösteriyor. CHP’nin çeşitli kademelerinde görev yapmış ve son olarak Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş olan Burcu Köksal, Afyonkarahisar’ı 74 yıl sonra zor şartlar altında kazanmıştı. Hazin olan ise, CHP’li bir belediye başkanının kendi partisinin meclis üyeleri tarafından projelerinin engellendiğini, hizmet üretmesinin bloke edildiğini ve uzun süreli bir mobbing’e maruz bırakıldığını söylemesidir. Dahası, Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın olduğu için başından itibaren kendisine mesafeli davranıldığı iddiaları da gündeme geliyor. Bu tavrın izleri, İmamoğlu’nun sözlerine de yansımıştı.

Benzer bir tabloyu Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu konusunda da gördük. Çerçioğlu, imar rantına karşı durduğu için dışlandığını ifade ederken, CHP yönetimi tarafından “iktidar baskısıyla hareket etti” şeklinde etiketlendi. Ancak hem Burcu Köksal hem de Özlem Çerçioğlu, üzerlerinde herhangi bir tehdit veya baskı olmadığını açık şekilde dile getirdi.

Parti içindeki çürüme yalnızca bununla da sınırlı değil. 2024 yerel seçim zaferinin ardından çok kısa bir süre geçmesine rağmen, CHP’li belediyelere yönelik yolsuzluk operasyonları peş peşe gündeme gelmeye başladı. Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın etkin pişmanlık kapsamında verdiği ifadelerde, Özgür Özel’e para bırakıldığı ve belediye araçlarıyla VIP harcamalarının karşılandığı yönünde iddialar ortaya atıldı. Antalya’da Muhittin Böcek ve ailesi, Beşiktaş’ta Rıza Akpolat, Bolu’da Tanju Özcan ve daha birçok isim benzer suçlamalarla karşı karşıya kaldı.

Bütün bu iddialar, operasyonlar ve kamuoyuna yansıyan görüntüler sonrasında CHP yönetiminin geliştirdiği temel savunma ise, yaşanan sürecin bir “iktidar kumpası” olduğu söylemi oldu. Özgür Özel başta olmak üzere parti yöneticileri, belediyelere ve CHP kadrolarına yönelik soruşturmaların hukuki değil siyasi amaç taşıdığını savunarak tabanı bu anlatı etrafında toplamaya çalışıyor.

Elbette Türkiye’de yargının tamamen bağımsız hareket ettiğine dair ciddi tartışmalar var. Geçmişte siyasi operasyon örneklerinin yaşanmış olması da bu söylemin toplumda belirli bir karşılık bulmasını sağlıyor. Ancak bugün ortaya çıkan tabloyu yalnızca “siyasi kumpas” diyerek açıklamak da giderek zorlaşıyor. Çünkü artık mesele yalnızca gizli tanık ifadelerinden veya kulis iddialarından ibaret değil. Televizyon ekranlarında günlerce tartışılan belgeler, sosyal medyada milyonlarca kişinin izlediği görüntüler, para ilişkileri, ihale tartışmaları, belediye bağlantıları ve parti içinden gelen açıklamalar kamuoyunun gözünün önünde yaşanıyor.

Tam da bu nedenle toplumun önemli bir kısmı, “Ortada hiçbir şey yok, tamamen siyasi operasyon yapılıyor” söylemine eskisi kadar kolay ikna olmuyor. CHP yönetimi ise bu noktada iddiaların içeriğini tartışmaktan çok, soruşturmaların zamanlamasına ve siyasi arka planına dikkat çekmeyi tercih ediyor. Böylece tartışma “Bu olaylar gerçekten yaşandı mı?” sorusundan çıkarılıp, “Neden şimdi gündeme getiriliyor?” eksenine taşınıyor.

Bu yaklaşım kısa vadede parti tabanını konsolide edebilir. Ancak uzun vadede, ortaya saçılan iddialar ve görüntüler karşısında sürekli savunma refleksi göstermek, parti içinde gerçek bir yüzleşmenin önüne geçme riski taşıyor. Çünkü toplum bir noktadan sonra şunu sormaya başlıyor: Eğer bütün bunlar yalnızca kumpassa, neden bu kadar fazla isim, bu kadar çok olay ve bu kadar ciddi iddia sürekli gündeme geliyor?

Elbette bunların bir kısmı siyasi operasyon olabilir. Ancak ortaya çıkan iddiaların sayısı ve çeşitliliği öyle bir noktaya ulaştı ki, bütün süreci yalnızca “kumpas” diyerek açıklamak gerçekçi görünmüyor.

Daha da vahim olan ise, yolsuzluk iddialarına ahlaki skandalların eşlik etmesidir. Bazı belediye başkanlarının lüks otellerde genç belediye çalışanlarıyla görüntülenmesi, 16 yaşındaki kız çocuklarına taciz içerikli mesajlar atan isimlerin ortaya çıkması kamuoyunda büyük tepki yarattı. Daha da dikkat çekici olan ise, bazı olaylar ilk kez kamuoyuna yansıdığında parti yöneticilerinin refleks olarak savunma ve inkâr psikolojisiyle hareket etmesidir. Daha sonra gelen “bunları görünce utandım” açıklamaları ise toplumun önemli bir kesimi tarafından samimi bulunmuyor.

Kimsenin özel hayatı elbette toplumun denetimine açık değildir. Ancak siyaset yapan insanların, özellikle parti yöneticilerinin ve seçilmiş kamu görevlilerinin taşıdığı sorumluluk sıradan bireylerden farklıdır. Çünkü onlar yalnızca kendilerini değil, temsil ettikleri kurumu, seçmenlerini ve kamu vicdanını da temsil ederler. Bu nedenle kullandıkları dil kadar, kamuoyuna yansıyan yaşam biçimleri ve davranışları konusunda da çok daha dikkatli olmak zorundadırlar.

Özellikle genç kadın çalışanlarla ilgili ortaya çıkan görüntüler, uygunsuz ilişki iddiaları ve taciz suçlamaları, toplumda yalnızca bireysel hata olarak değil; ciddi bir siyasi ve ahlaki zaaf olarak görülmektedir. Siyasetin böylesine pervasız ilişki tartışmalarıyla gündeme gelmesi, kamuoyunda güven duygusunu zedeleyen büyük bir itibar kaybına dönüşmektedir.

CHP’nin yıllardır dile getirdiği “yolsuzluğa, tacize ve istismara müsamaha göstermeyiz” söylemi de bu olaylarla birlikte ağır biçimde zedelendi. Cumhuriyet’in kurucu partisi olan CHP’nin bugün bu tür olaylarla anılması, siyaset adına son derece üzücü bir tablo ortaya koyuyor.

Buradaki temel problem ise güç zehirlenmesi ve denetimsizliktir. Yerel seçim başarısı, partide “artık her şey bizim” anlayışını doğurdu. Delegelere para dağıtıldığı, çeşitli hediyeler verildiği, çocuklarına iş vaat edilerek kongre süreçlerinin etkilendiği yönündeki iddialar; aday belirleme süreçlerinde rant ilişkilerinin öne çıkması ve parti yönetimine dair ciddi suçlamaların dolaşması, çürümenin boyutunu daha görünür hale getirdi.

Bütün bunların sonucunda, Burcu Köksal gibi “rant düzeninin parçası olmak istemeyen” isimlerin ya sistematik şekilde engellendiği ya da siyaseten yalnız bırakıldığı iddia ediliyor.

Burada samimi bir tespiti de yapmak gerekiyor: Bugün CHP içerisinde eleştirilen birçok yozlaşma biçiminin zemini, yıllardır Türkiye’de kurulan siyasal sistem tarafından hazırlandı. Uzun süre iktidarda kalan AKP’nin yargı üzerindeki etkisi, ihale düzenini siyasetin merkezine yerleştirmesi, parti sadakatini liyakatin önüne koyması ve denetim mekanizmalarını zayıflatması, zamanla bütün siyaseti etkileyen bir kültür oluşturdu. Bugün muhalefetin de aynı hastalıklara yakalanmaya başlaması, aslında sistemsel çürümenin ne kadar derinleştiğini gösteriyor.

Ancak CHP’nin buna karşı geliştirdiği savunmanın sürekli “Her şeyi AKP yapıyor” noktasına sıkışması da sorunu çözmüyor. Çünkü ortada gerçekten yolsuzluk ve ahlaki çürüme olmasaydı, bu iddiaların bu kadar etkili olması mümkün olmazdı. CHP, seçim zaferinin ardından denetim mekanizmalarını gevşeterek aslında kendi ayağına sıkmış oldu.

Parti tabanının durumu ise belki de en trajik nokta olarak öne çıkıyor. Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik sürekli linç kampanyaları, “dışarıdan saldırı var, kenetlenmeliyiz” söylemi ve eleştirel seslerin hızla “yandaş” ya da “ihanet eden” şeklinde damgalanması, parti içinde sağlıklı bir özeleştiri yapılmasını engelliyor. Bazı medya kanalları ve akademisyen kimliğiyle öne çıkan yorumcular üzerinden yürütülen “her şey yolunda” propagandası da bu körleşmeyi daha da derinleştiriyor. Oluşan bu kutuplaşma ve kabile sadakati, partiyi eleştirel akıldan giderek uzaklaştırıyor.

Sonuç olarak CHP’nin bugün yaşadığı kriz, birkaç “çürük elma” meselesi değildir. Sorunun temelinde yapısal bir denetim eksikliği, problemli bir liderlik anlayışı, derinleşen rant ilişkileri ve ciddi bir ahlaki erozyon bulunmaktadır.

“Kocanı boşa” diyebilen bir siyasi üslup ile “ya başka parti bul” yaklaşımının, yolsuzluk ve taciz skandallarıyla aynı dönemde ortaya çıkması, Türk siyasetinin ne kadar ağır bir çürüme içine sürüklendiğini açık biçimde göstermektedir.

Bu tablo aynı zamanda CHP yönetimindeki liderlik ve kriz yönetimi tartışmalarını da büyütmektedir. Özellikle Özgür Özel’in son dönemde yaptığı bazı açıklamalar ve verdiği sert tepkiler, parti yönetiminde giderek daha gergin, öfkeli ve kontrolsüz bir siyasi dilin hâkim olmaya başladığı yönündeki eleştirileri artırıyor. Parti içindeki farklı görüşlere karşı tahammülün azalması, eleştirilerin çoğu zaman “ihanet”, “operasyon” ya da “düşmanlık” psikolojisiyle karşılanması, sağlıklı bir yönetim anlayışının zayıfladığı izlenimini doğuruyor.

Oysa bir siyasi partinin genel başkanından beklenen yalnızca sert muhalefet yapmak değildir. Aynı zamanda kriz anlarında soğukkanlı kalabilmek, parti içindeki farklı eğilimleri yönetebilmek, topluma güven veren bir dil kurabilmek ve kurumsal dengeyi koruyabilmektir. Ancak son dönemde CHP yönetiminden yansıyan görüntü, zaman zaman duygusal çıkışların ve sert reflekslerin siyasi aklın önüne geçtiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

Görünen o ki parti tabanı ancak sandıktan ağır bir yenilgi çıktığında gerçekle yüzleşecek. O gün geldiğinde “Bu nasıl oldu?” diye sormak yerine, bugün yaşananlara itiraz etmek gerekiyor. Çünkü siyaset yalnızca iktidar mücadelesi değildir; aynı zamanda ahlakın, dürüstlüğün ve kamu vicdanının da alanıdır.

CHP bu vicdanı yeniden inşa edemediği sürece, ne kadar oy alırsa alsın “kurucu parti” olma iddiasını toplumsal olarak taşıyamayacaktır.

Siyasetin geldiği bu nokta ise ne yazık ki ülkeye zarar veriyor ve tek adam rejimine güç veriyor.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.