Ortadoğu’da yaşananlar ne tesadüf ne de yalnızca “iç gelişmeler” olarak okunabilir. İran’da bugün tanık olduğumuz kriz, sadece ekonomik bir darboğaz ya da gençlerin rejime tepkisi değildir. Aynı şekilde Türkiye’de yaşanan siyasal dönüşüm de salt bir iktidar tercihi değildir. Bu coğrafyada temel mesele, rejim biçimleri ile emperyalist müdahaleye açıklık arasındaki doğrudan ilişkidir.
İran’da ekonomik krizin temel nedenlerinden biri, Batılı emperyalist ülkelerin uzun yıllardır uyguladığı ağır ambargolardır. Bu ambargolar rejimi değil, halkı hedef almış; yoksulluk, işsizlik ve enflasyon kalıcı hâle gelmiştir. Ancak yaşanan krizi yalnızca ambargolarla açıklamak eksik olur.
İran rejimi, ekonomik sorunların yanı sıra yaşam tarzına müdahaleci, baskıcı bir siyasal karakter sergilemektedir. Özellikle gençler, giyimden sosyal hayata, sanattan bireysel tercihlere kadar uzanan bu dayatmalardan bunalmıştır. Bu tepki, ideolojik bir programdan çok, “bu hayat benim değil” duygusundan beslenmektedir.
Gençler kendilerini liberal, solcu ya da başka bir ideolojiyle tanımlamıyor olabilir. Ancak ortaya çıkan itiraz, fiilen otoriter–teokratik tahakkümün reddine denk düşmektedir. Bu durum liberal bir ideoloji savunusu anlamına gelmez; fakat özgürlükçü, seküler ve birey merkezli bir dünya görüşüne karşılık gelir.
Sorun şudur: Bu hareket, hangi ideolojik zemine denk geldiğinin farkında değildir ve tam da bu nedenle emperyalist güçler tarafından istismar edilmeye açıktır.
Yakın tarih bu konuda yeterince öğreticidir. Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de aynı yöntem uygulanmıştır:
Ekonomik kriz derinleştirilmiş,
Halkın meşru rejim karşıtı tepkileri kışkırtılmış,
Kimlik ve özgürlük talepleri araçsallaştırılmış,
Sonuçta rejimler değil, devletler çökmüştür.
Bu sürecin genel çerçevesi Büyük Ortadoğu Projesi’dir (BOP). Bu proje demokrasi getirmemiş; parçalanma, iç savaş ve kalıcı istikrarsızlık üretmiştir. Bugün İran bu hattın üzerindedir.
Ancak İran’ı diğer örneklerden ayıran önemli bir fark vardır. İran’da tek adam rejimi yoktur. Kararlar; dini liderlik, mollalar, Devrim Muhafızları ve ekonomik-dini kliklerden oluşan oligarşik bir yapı tarafından alınır. Bu yapı halk için baskıcıdır; ancak emperyalizm açısından kolayca ikna edilebilir ya da tehdit edilebilir değildir. Bu nedenle İran’a yönelik müdahale doğrudan değil, uzun süreli yıpratma üzerinden yürütülmektedir.
Türkiye’nin İran’dan temel farkı tam da burada ortaya çıkar. Türkiye’de rejim değişmiş, anayasa fiilen askıya alınmış, karar alma süreçleri tek kişide toplanmıştır. Bu yapı bir din devleti değildir; ancak İslam referanslı, kişiselleşmiş bir iktidar modeli oluşmuştur.
Tek adam rejimleri, emperyalizm açısından en kırılgan rejimlerdir. Çünkü:
Kurumsal direnç zayıflar,
Devlet ile iktidar özdeşleşir,
İkna, baskı ve pazarlık tek merkezde yoğunlaşır.
İran’da bir kişiyi ikna etmek sistemi değiştirmez; Türkiye’de ise tek merkez yeterlidir. Bu durum Türkiye’yi, uzun vadede emperyalist müdahaleye daha açık hâle getirmektedir. Bugün sırada olmayabilir; ancak gidişat bu riski büyütmektedir.
Bugün Irak’ın, Libya’nın, Suriye’nin ve şimdi İran’ın başına gelenlerin Türkiye’nin başına gelmeyeceğini düşünmek için ortada hiçbir tarihsel güvence yoktur. Devletlerin parçalanması ya da zayıflatılması, “istisnai ülkeler” üzerinden değil; kurumsal çözülme, siyasal meşruiyet krizi ve dış müdahaleye açıklık üzerinden ilerler. Türkiye’yi bugüne kadar bu senaryolardan ayıran şey coğrafyası ya da iddialı söylemleri değil, görece güçlü kurumları ve demokratik siyasal zeminiydi. Bu zemin aşındıkça, “bize olmaz” rahatlığı da gerçekliğini yitirir.
Türkiye’de muhalefet, bugün yargı mekanizması üzerinden kontrol altına alınabilir bir noktaya gelmiştir. Bunun nedeni yalnızca iktidarın gücü değildir.
Muhalefetin: Rejim sorununu net biçimde adlandırmaktan kaçınması,
Karşı seçmene hoş görünme çabası,
Toplumsal meşruiyet üretememesi,
Ve yolsuzluk iddialarına karşı ahlaki üstünlüğü kuramaması bu tabloyu derinleştirmiştir.
Yolsuzluk iddiaları, otoriter rejimlerde etkili bir siyasal felç aracıdır.
Demokrasiye bakış, egemen sınıfların halklara tanıdığı bir lütuf olarak ele alınamaz. Bugün “demokratik hak” dediğimiz ne varsa, yukarıdan verilmemiş, aşağıdan mücadeleyle kazanılmıştır. Bu haklar nihai bir durak olmayabilir; ancak insan toplumunun siyasal evriminde ulaşılan önemli bir aşamayı temsil eder. Demokrasi, sınıfsal karakterine rağmen, insanlığın geriye değil ileriye doğru attığı bir adımdır. Onu küçümsemek, bu tarihsel mücadeleleri ve ödenen bedelleri yok saymak anlamına gelir. Bu nedenle demokrasi, eksikleriyle birlikte savunulması gereken bir kazanımdır; çünkü onu aşmanın yolu, reddetmekten değil, üzerine daha ileri bir eşitlik, özgürlük ve sömürünün ortadan kalkması için sınıf mücadelesini inşa etmekten geçer.
Bir rejim hem oligarşik hem de emperyalizmle işbirliği içindeyse, halka karşı sert; dışarıya karşı tavizkâr olur. Bu tür rejimler kısa vadede ayakta kalabilir, ancak ülkeyi içten içe çürütür. İran henüz bu noktada değildir. Türkiye ise bu riske daha yakındır.
Türkiye’yi bugüne kadar ayakta tutan şey kişiler değil, kurumlardı. Kurumlar zayıfladıkça demokrasi geriler, ardından bağımsızlık tartışmalı hâle gelir. İran bugün hedefteyse, bu yalnızca İran’ın meselesi değildir. Aynı hat üzerinde yürüyen herkes için bir uyarıdır.
Demokrasi, laiklik ve adalet bu coğrafyada sadece özgürlük değil; aynı zamanda hayatta kalma meselesidir