Türkiye siyasetinde son yıllarda yaşananları, basit bir iktidar–muhalefet karşıtlığıyla açıklamak giderek zorlaşıyor. Asıl belirleyici olan, görünen aktörlerden çok, siyasetin hangi sınırlar içinde yapılmasına izin verildiğidir. Bu sınırların dışına taşma potansiyeli gösteren herkes, kısa sürede hedef hâline geliyor, getiriliyor.
Burada “sistem dışı” derken, kapitalist sistemin dışı demek istemiyorum. Kemal Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği çizgi, kapitalizmi aşan veya reddeden bir çizgi değildi. Aksine, amacı CHP’nin ideolojik eksenini değiştirmek değil, toplumsal ve siyasal etki alanını genişletmekti. Asıl rahatsızlık da tam olarak burada ortaya çıktı.
Elbette Kılıçdaroğlu’nun ciddi siyasi hataları vardı: Ekmeleddin İhsanoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı ilan edilmesi, dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek verilmesi, anayasa değişikliği referandumunda Erdoğan’ın “Atı alan Üsküdar’ı geçti” sözlerine sert bir karşılık vermemesi ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Erdoğan’ın mitingine katılması... Bunlar siyasi hatalardı ve sonuçları ağır oldu.
Ancak bu hatalar, Kılıçdaroğlu’nun tasfiye edilmesini tek başına açıklamaya yetmez. Türkiye siyasetinde çok daha ağır hatalar yapan, ama rejimle uyumlu hareket eden aktörlerin tasfiye edilmek yerine parlatıldığı da unutulmamalıdır.
Meral Akşener–Ekrem İmamoğlu hattı olarak adlandırılan süreci bu bağlamda okumak gerekir. Meral Akşener'in: “Devletime son görevimi yaptım” dediği bu süreç, kişisel tercihlerden ya da liderlik rekabetinden çok, Kılıçdaroğlu’nun siyasal etkisinin kırılmasına yönelik stratejik bir hamleydi.
2021’den itibaren, Meral Akşener hattının ve bazı çevrelerin desteğiyle Ekrem İmamoğlu, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkarıldı. Oysa CHP örgütü ve hatırı sayılır sayıda bazı aydın, Kılıçdaroğlu’nun aday olmasını istiyordu. İki buçuk yıl boyunca, olmayacağı herkesçe bilindiği hâlde, neredeyse bütün televizyon kanallarında CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak Ekrem İmamoğlu’nun adı, sürekli aynı akademisyenler ve gazeteciler aracılığıyla bilinçli biçimde gündemde tutuldu. Bunun, tarafsız bir gözlemci için bile sistematik ve planlı bir yönlendirme olduğu açıktı. İmamoğlu’nun yükseltilmesi, partinin ya da toplumsal çoğunluğun iradesiyle değil; fonlanmış bazı gazeteciler ve akademisyen kılıklı çevreler aracılığıyla yürütülen bir süreçti.
Kılıçdaroğlu’nun asıl farkı, bütün bu hatalara rağmen bir petek gibi muhalefet cephesini örmüş olmasıydı. Farklı toplumsal kesimleri bir arada tutabilen, Kürt meselesinde alışılmış devletçi kalıpların dışına çıkabilen, “helalleşme” söylemiyle devletin tarihsel günahlarına dokunabilen ve bürokrasi–sermaye ilişkilerini sorgulayabilen bir siyasal zemin oluşmuştu. Bu zemin kusurluydu, kırılgandı; ama rejimin sınırlarını esnetme potansiyeli taşıyordu.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ı anarken, onları devletin suçlayıcı dilinin dışına çıkarıp meşru siyasal hafızanın parçası hâline getirmesi ve 68 kuşağını adalet, eşitlik ve bağımsızlık talebiyle ilişkilendirmesi, göz ardı edilemeyecek bir kırılmaydı.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği siyasal hattın iktidar açısından asıl rahatsız edici yönlerinden biri de kamu ekonomisine dair verdiği net mesajlardı. “Beşli çete” olarak adlandırdığı sermaye gruplarına aktarılan kamu kaynaklarını geri alma, kamu–özel işbirliği adı altında yapılan ve kamu zararına yol açan sözleşmeleri tanımama, devleti şirket gibi değil sosyal bir yapı olarak yeniden inşa etme vurgusu; yalnızca yolsuzluk eleştirisi değil, kamunun ekonomide yeniden belirleyici hâle gelmesi anlamına geliyordu. Enerji, sağlık ve tarım gibi alanlarda “piyasa çözer” anlayışını reddeden bu yaklaşım, neoliberal sınırların dışına taşan bir kamusal müdahale çağrısıydı. Bu nedenle sorun, Kılıçdaroğlu’nun kişiliği veya söylem hataları değil; kamunun yeniden siyasal ve ekonomik özne hâline gelme ihtimaliydi.
Ne yazık ki bu süreci göremeyen bazı aydınlar, İmamoğlu’nun yanında dururken aslında hangi siyasal hatta hizalandıklarını fark edemediler. İçeriden yarılma engellenemedi. O cephe yarılmasaydı, bugün çok daha farklı bir Türkiye’yi konuşuyor olabilirdik.
Rahatsızlık yalnızca iktidar cephesinde değil; muhalefet içindeki düzenle uyumlu aktörlerde ve büyük sermaye çevrelerinde de karşılık buldu. Bugün Cengiz Holding gibi sermaye gruplarından destek alan, “muhalif” olarak sunulan birçok çevrenin arkasında hizalanan bir İmamoğlu profili görüyoruz. CHP’nin siyasal ağırlık merkezi de giderek bu hatta doğru çekildi.
Bir yanda AKP–MHP bloğu, diğer yanda öznel çıkarları doğrultusunda bu yapı ile aynı paralelde hareket edebilen DEM; diğer yanda “muhalif” olarak sunulan ama siyaseti tek adam rejiminin çizdiği sınırların dışına taşımayan aktörler… Ve bütün bu geniş hattın karşısında, tüm hatalarına rağmen, günah keçisi yapılan Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği siyasal merkez var.
2021 yılından sonra Ekrem İmamoğlu öne çıkarıldı; çıkarları, hırsı ve motivasyonuyla buna hazırdı. Bugün tabii ki sahip olduğu toplumsal karşılık vardır. Ama zamanla popülerliği ve bağımsızlığı arttığında hedef hâline geldi. Bu strateji, bazı medya mensupları ve akademisyenlerin siyasi hamlelerin zamanlaması göz önüne alındığında, sistemin tipik bir mantığını yansıtan somut bir olgudur.
İktidarın yöntemi tanıdıktı: Öne çıkar, muhalefet hattının etkisini kır, sonra sınırları aştığında tasfiye et. Tek adam rejimlerinde bu yöntem sıkça başvurulur.
CHP, kısa ve kırılgan hükümet deneyimleri dışında, yaklaşık 75 yıldır müesses nizam tarafından kalıcı ve dönüştürücü bir iktidar alternatifi olarak iktidara taşınmadı. Oysa Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde ve muhalefetin birleşik çabasıyla bu tarihsel eşik aşılmak üzereydi. Ancak bu fırsat, elbirliğiyle bir kez daha engellendi. İktidar ve düzen içi muhalefet aktörleri; fonlanmış çevreler, gazeteciler ve bazı akademisyen kılıklı kişiler aracılığıyla CHP’nin siyasal hattını kıracak figürleri parlatıp dengeleri yeniden kurdu.
Ayrıca Türkiye gibi ülkelerde bu tür gelişmeleri emperyalizmden bağımsız olarak düşünmek safdillik olur. Burada da görüldüğü ve basına yansıdığı gibi, İngiltere ve ABD büyükelçilerinin İstanbul’da Ekrem İmamoğlu ile gizlice görüşmesi, dış etkenlerin Türkiye siyasetinde nasıl devrede olabileceğini göstermesi açısından çok önemlidir.
Bu süreçte gerçek sol ise hiçbir zaman sahici bir fırsat bulamadı. Toplumsal ve siyasal etki alanını genişletebilecek alternatif bir sol çizgi, ne iktidar ne de düzen içi muhalefet tarafından desteklendi; aksine sürekli baskı ve tasfiye ile karşı karşıya kaldı.
Bu tablo bize şunu açıkça gösteriyor: Türkiye’de siyaset yalnızca seçimlerden ibaret değil; hangi aktörün hangi sınırlar içinde hareket edebileceğini belirleyen sistematik bir çerçeve var. Muhalefeti küçültmek, zayıflatmak ve gerçek sola alan açmamak için yürütülen stratejiler, siyasetin nasıl daraltıldığını gözler önüne seriyor.
Burada aydınlara özel bir söz söylemek gerekiyor. Türkiye’de kendisini “eleştirel”, “özgürlükçü” ya da “muhalif” olarak tanımlayan geniş bir aydın kesimi, bu süreçte sistemin işleyişini sorgulamak yerine, sistemin parlatmayı tercih ettiği figürlerin etrafında hizalandı. Eleştirel akıl, kişilere endekslendi; güç ilişkileri yerine imajlar tartışıldı. Böylece aydınlar, farkında olarak ya da olmayarak, muhalefetin içeriden yarılmasına katkı sundu.
Oysa aydının görevi, kimin parlatıldığıyla ilgilenmek değil; neden parlatıldığını sormaktır. Kimin tasfiye edildiğine bakmak değil; hangi siyasal ihtimalin tasfiye edildiğini görmektir. Bu sorgulama yapılmadığında, aydın kimliği sistemin meşrulaştırma aygıtına dönüşür; eleştiri, düzenin sınırları içinde dolaşan bir vitrin faaliyeti hâline gelir.
Burada asıl mesele Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Ekrem İmamoğlu’nun ya da başka siyasal aktörler değildir. Asıl mesele, Türkiye’de siyasetin hangi kurallar içinde yapılabildiğini belirleyen sistemin nasıl çalıştığıdır. İsimler değişir, aktörler gelir geçer; fakat sistem aynı kaldığı sürece sonuç da değişmez.
Türkiye’de siyaset, gerçek bir iktidar alternatifi üretmeye yaklaştığında devreye giren görünmez sınırlarla çevrilidir. Bu sınırları zorlayan her girişim, ya içeriden bölünerek ya da dışarıdan baskıyla etkisizleştirilir. Bu nedenle mesele, “kim haklıydı, kim yanıldı” tartışması değil; hangi siyasete izin verildiği, hangisinin baştan engellendiği meselesidir.
Çünkü sistem, kişileri değil; kendisi için risk oluşturan siyasal ihtimalleri tasfiye eder.
Sistemin en büyük korkusu muhalefet değil, neyin neden engellendiğini fark eden bir toplumdur.
Gerçeği gören bir toplum karşısında hiçbir sistem sonsuza kadar hüküm süremez.
Dipnot: Bu arada bazı gazeteci kılıklı kimseler, ülkenin gerçek sorunlarını gündemde tutmak yerine insanların özel hayatlarını ifşa ederek gazetecilik yaptıklarını zannediyorlar. Yazık...
Bugün sosyal medya ve televizyonlarda Ekrem İmamoğlu’nun özel hayatı üzerinden yürütülen yayınlara bakınca şu soruyu sormak gerekiyor: Bu yayınlar kime hizmet ediyor? Ülkenin onca gerçek ve yakıcı sorunu ortadayken, siyasetin özel hayat üzerinden magazinleştirilmesi ne kamu yararıdır ne de gazeteciliktir.
Bir siyasetçi eleştirilecekse; icraatı, politik tercihleri ve kamusal sorumluluğu tartışılır. Özel hayatın teşhiri, kişileri değil siyaseti çürütür; toplumu gerçek meselelerden uzaklaştırır. Bu yüzden bugün yapılan şey, muhalefeti ya da iktidarı tartışmak değil, siyasal aklı değersizleştirmektir.