İktidar aleyhine söz söyleyen ya darbeci ya da terörist oluyor!

Güner DEMİRCİ 06 Nisan 2021 Salı, 22:48

Devletin tüm kurumlarında yuvalanan tarikatlar, dini cemaatler darbeci olmuyor,

Hilafet çağrıları yapanlar; "Medeni Kanun kaldırılsın, laik cumhuriyete son verilsin" diyenler darbeci olmuyor,

Anayasa Mahkemesi kapatılsın diyenler darbeci olmuyor,

Anayasa Mahkemesinin kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum diyenler darbeci olmuyor,

Seçilmiş belediye başkanlarını görevden alanlar, milletvekili dokunulmazlıklarını kaldıranlar, siyasi partilere kapatma davası açanlar, halkın iradesini yok sayanlar darbeci olmuyor,

Seçimle iktidara gelip laik, demokratik parlamenter sisteme son verenler, darbeci olmuyor,

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yetkileri fiilen elinden alarak onu işlevsiz hale getirenler darbeci olmuyor,

Anayasa hükümlerine uymayanlar, ülkenin rejimini değiştirenler darbeci olmuyor,

Elinde hiçbir kamu gücü kullanma yetkisi olmayan, emekli Silahlı Kuvvetler mensupları, ülkeleri adına taşıdıkları bazı kaygıları, toplu olarak yazılı bir açıklamayla dile getirince darbeci oluyorlar, öyle mi?

Hani derler ya, hadi oradan!..

Montrö Boğazlar Sözleşmesinden çekilme tartışmalarının yanı sıra, dini cemaat ve tarikatların TSK'nin içinde örgütlendiklerini gösteren basında yer alan görüntülerden hareketle, yüz dört emekli amiral, gelişmelerden duyulan endişeleri dile getiren bir bildiri imzalamışlardır.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığında görev yapmış emekli amirallerin ülkenin güvenliği konusunda söz söyleme hakkı ve üslupları açısından, "Yüce Türk Milletine" diye başlayan ifadeleriyle topluma üstten bakan ve kendilerini toplumun üstünde bir yerde konumlandıran anlayışından artık vazgeçmeleri gerekiyor. Bir sivil inisiyatif olarak gündüz vakti yapacakları bir basın açıklamasıyla gayelerini kamuoyuna gayet rahat bir biçimde açıklamaları mümkün iken, edindikleri kötü alışkanlıklarından biri olarak, açıklamalarını gece yarısı bildirisi olarak ortaya koymaları doğru olmamıştır. Yapılan açıklama iyi niyetli bir girişim olarak değerlendirilse bile, elbette, duyurulma biçimi açısından amaca hizmet etmeyen çok kötü bir iletişim biçimidir. Çağrışımı iyi değildir. Bu yüzden, bu yöndeki eleştirileri hak etmiştir.

Ancak, hazırlanan bildiride darbe iması gibi bir şey söz konusu değildir. Hiçbir kamu gücü kullanma yetkisi olmayan, emekli olmuş askerlerin anayasal hak kapsamında dile getirdikleri hususlar nedeniyle, siyasi iktidar yetkililerinin buradan bir "darbe çağrısı" sonucunu çıkartmaları, tamamıyla kasıtlı; kamuoyunda pek fazla pirim yapmayacak olan, gündem değiştirme ve muhalefete operasyon çekme ve baskı altında tutma girişimlerinden başka bir şey değildir.

Sağ muhalefet partilerinin, emekli amirallerin bildirisine verdikleri tepkilere bakılacak olursa, İktidarın takdirine mazhar oldular ve okkalı bir teşekkür almayı başardılar. Bu muhalefet partilerine göre, bildiri açıklayan emekli amiraller neymiş, "bildiride darbe iması" yapmışlar; siyaseti siyasetçilere bırakmaları gerekiyormuş, illaki siyaset yapmak istiyorlarsa, parti kurmaları veya bir partiye girmeleri lazımmış.

"Demokratik" muhalefete bakar mısınız; siyasetçilerden başka, ülke meseleleri hakkında diğer yurttaşların söz söyleme hakkı yokmuş. Sizler gerçek bir demokrat iseniz eğer, ilkeli olmalısınız. İfade özgürlüğünü sadece kendiniz için değil, herkes için savunmalısınız.

Ne yazık ki muhalefet bu konuda da iyi bir sınav verememiştir. Kimden gelirse gelsin; düşünceleri açıklama özgürlüğünü savunamamıştır.nYine, "darbeci" derler kaygısıyla hareket etmişlerdir. Bildirinin darbe iması yaptığı gerekçesiyle, iktidarın arkasına hizalanmış, baskı ve tehditlerine boyun eğmişlerdir.

Siyasi iktidarın istediği tam da buydu işte. Çünkü iktidar, hepinizin adına siyaseti ben yaparım, muhalefetin sınırını, neler konuşabileceğinin sınırını ben çizerim demektedir.

Nitekim iktidar yetkililerin açıklamaları üzerine kolluk güçleri derhal harekete geçmiş ve iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkan emekli subayları, diğerleri gibi bir sabah vakti gözaltına almışlardır. Emekli amiraller üzerinden de, Cumhuriyet Halk Partisine suçlamalar başlatılmıştır.

Gelelim bildirinin içeriğine. Peki, bildiri sadece iktidarı yıpratmayı amaçlayan, gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan bir bildiri miydi?

Ne diyor bildiride: "... Gerek Kanal İstanbul gerekse Uluslararası Antlaşmaların iptali yetkisi kapsamında Montrö Sözleşmesi'nintartışmaya açılması,endişe ile karşılanmaktadır."

Açıkça ifade edelim ki, bildiride ifade edilen endişeyi, yurttaşlar olarak bizler de taşımaktayız. Son zamanlarda Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin tartışmaya açılması, Kanal İstanbul ve Kanal İstanbul projesi ÇED raporunun bir maddesinde, Saroz Körfezi'nde de bir kanalın açılması önerisinde bulunulması, ABD savaş gemilerinin Karadeniz'e sınırlama olmadan çıkabilmesinin önünü açacak ve Montrö Sözleşmesini by-pass ederek, hükümlerini geçersiz kılacak adımları işaret etmektedir.

Dünyanın yeniden soğuk savaş dönemine girdiği bir süreçte, bölgemizde Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan gerginliğin, emperyalist ülkelerin de doğrudan ya da dolaylı içinde yer alacağı büyük bir savaşa dönüşmesi ihtimalini ortaya çıkarmıştır. Basında yer alan haberlere göre Rusya bölgeye ağır silahlarla yığınak yapmaktadır.

ABD'nin Yunanistan'la birlikte gerçekleştirdiği askeri tatbikat ve AKP Hükümeti'nin iç ve dış siyasette attığı adımlar, Akdeniz'de, Libya'da, Suriye'deki gelişmeler savaş endişesini artırmaktadır. Hükümetin izlediği "yurtta barış, dünyada barış" politikasına aykırı dış siyaseti bugüne kadar ülkemizin hayrına olmamıştır. Ülkemizin, yaşanacak böyle bir savaşın içine çekilmesi halinde maruz kalabileceği olası ağır sonuçları burada telaffuz dahi etmek istemiyorum.

Türkiye'de yaşanan insan hakları ve demokrasi sorunları, ABD ve AB'nin umurunda değildir. Emperyalist güçler, bölgedeki politikalarını hayata geçirmek için yaşanan sorunları bir baskı aracı olarak kullanmaktadır. ABD, iktidarın zaaflarını çok iyi bilmektedir.

AKP, iktidarını devam ettirmek, baskıları savuşturmak ve politikalarına destek almak için her türlü tavizi verebileceği ve NATO gücü ile birlikte ABD'nin yanında bir savaşa gireceği endişesini yaratmaktadır. İşte Montrö Sözleşmesi tartışmalarına ve Kanal İstanbul dayatmalarına bir de bu açıdan ele bakmak gerekir.

Emekli amirallerin dile getirdikleri kaygılardan bir diğeri de dini cemaat ve tarikat mensuplarının Fetullahçı Terör Örgütü'nün ardından yeniden(hem de alenen) Silahlı Kuvvetler içinde yuvalanmaya başlamış olmalarıdır.

Dini ve etnik temelli politikalar nedeniyle ülkeler paramparça edilmiştir. Orduların siyasete müdahalesi, eğitim kurumlarına, ibadethanelere, Silahlı Kuvvetlere dini ve etnik siyasetin girmesi halk kesimlerini birbirine düşman etmiş ve derin acılar yaşanmasına yol açmıştır. Bu ülkelerdeki dikta yönetimlerinin baskıları, ezilen halkların, ne yazık ki emperyalist devletleri bir kurtarıcı olarak görmelerine yol açmıştır. Irak'ta, Suriye'de, Mısır'da ve Yemen'de yaşanan etnik ve mezhep savaşlarının, bu ülkelerin halklarını nasıl perişan ettiği ortadadır.

Ülkesini seven her yurttaşın, tek başına ve ya diğerleriyle birlikte fikirlerini beyan etmek, kaygılarını dile getirmek ve hükümetin icraatlarını eleştirmek, anayasa ve yasalarla kendilerine tanıdığı bir hak ve görevdir.

AKP iktidarının, düşüncelerini açıklayan ve kendi politikalarını eleştiren herkesi darbeci, terörist ya da terör destekçisi olarak nitelemesi karşısında muhalefetin dik duramaması; sürekli olarak 'ne derler' kaygısıyla hareket etmesi, üzerlerindeki baskının daha da artmasına yol açmaktadır.

Bu yüzden muhalefet, ya AKP iktidarının çizdiği sınırlar içinde kalıp, baskıcı yönetime razı olacak; ya da korku duvarını aşarak, cesur davranacak ve bir demokrasi ittifakı ile meşru sınırlar içinde,ülkenin kötü gidişatına dur diyecektir.