SON DAKİKA
Hava Durumu

Biz sosyalistler ve özeleştiri

Yazının Giriş Tarihi: 26.02.2026 01:10
Yazının Güncellenme Tarihi: 26.02.2026 01:13

Biz sosyalistler, eşitlikten, özgürlükten ve adaletten söz ederken; bu iddiaları yalnızca düzene yönelttiğimiz eleştirilerle değil, kendi pratiklerimizle de sınamak zorundayız.

Sosyalizm, başkalarını değiştirme iddiası olduğu kadar, kendine dönüp bakma ve kendini dönüştürme cesareti de gerektirir. Bu nedenle özeleştiri bir zayıflık değil, siyasal ciddiyetin ve samimiyetin temel ölçüsüdür.

Bugün kendi toplantılarımıza, panellerimize, tartışma alanlarımıza baktığımızda ortaya çıkan tablo açıktır.

Katılımcıların yaklaşık yüzde doksan beşi erkektir. Yaş ortalaması çoğunlukla elli beş ile altmış beş arasındadır. Ve bu kitlenin büyük bir kısmı emeklilerden oluşmaktadır.

Bu tabloyu yalnızca “nesnel koşullar”, “gençliğin apolitikliği” ya da “toplumun gericiliği” ile açıklamak kolaydır. Ancak bu, gerçeğin yalnızca bir kısmını görmektir. Çünkü bu durum aynı zamanda bizim siyaset yapma biçimimizin doğrudan bir sonucudur. Toplantıların dili, kullanılan kavramlar, tartışmaların biçimi; çoğu zaman yeni geleni, özellikle kadınları ve gençleri kapsamak yerine dışarıda bırakmaktadır. Siyasetin herkes için olduğu söylenirken, pratiğin dar bir çevreye hitap etmesi ciddi bir çelişkidir.

Bu toplantılara gelen erkeklerin eşleri vardır. Kız kardeşleri vardır. Kızları, gelinleri, yeğenleri vardır. Ama biz onları çoğu zaman çağırmayız. Toplantılara davet etmeyiz. Eylemlere birlikte gelmeyi düşünmeyiz.

Sanki siyaset kendiliğinden erkeklere ait bir alanmış gibi davranırız. Kadınların yokluğunu tespit ederiz ama bu yokluğu kendi alışkanlıklarımızla, dilimizle ve örgütlenme tarzımızla ilişkilendirmeyiz. Oysa çağırmadığımız, alan açmadığımız, söz üretmesine imkân tanımadığımız her kadın, bizim siyasal eksikliğimizin sonucudur. Üstelik çoğu zaman bu alanlarda egemen olan erkeklik dili; uzun konuşmalar, söz kesmeler, deneyimi yarıştıran monologlar ve hiyerarşik ilişki biçimleriyle bu dışlanmayı daha da derinleştirir.

Bu eksiklik sadece bugüne ait değildir. Tarihsel olarak bakıldığında, sosyalist hareketler ve devletler de kadın liderliği konusunda ciddi açıklar taşımıştır.

Örneğin Sovyetler Birliği: Devlet başkanları ve politbüro üyeleri neredeyse tamamen erkektir; kadınlar üretimde ve kamusal alanlarda önemli roller üstlenmiş olsa da karar mekanizmalarında marjinal kalmıştır.

Çin: Kadınlar hukuki ve ekonomik haklar elde etmiş olsa da, parti ve devletin en üst yönetiminde erkek egemenliği hâkimdir.

Küba: Kadınların parlamentodaki temsili görece yüksektir; ancak üst düzey liderlik pozisyonları hâlâ çoğunlukla erkekler tarafından tutulmaktadır.

Bu tablo, sosyalist idealler ile pratik arasındaki derin çelişkiyi gösterir. Sosyalizm teorik olarak eşitliği savunsa da, patriyarkayı ve erkek egemen liderlik kültürünü otomatik olarak yıkamamıştır. Deneyim göstermiştir ki, kadın özgürlüğünü merkeze almadan hiçbir sosyalist hareket toplumsal dönüşümü gerçekleştiremez.

Biz biliyoruz ki kadınlar olmadan toplumsal devrim olmaz. Kadınların dışlandığı, geri plana itildiği ya da yalnızca “katılan” konumuna sıkıştırıldığı bir yerde ne gerçek bir dönüşüm olur ne de kalıcı bir gelişme sağlanabilir. Kadın özgürlüğünü merkeze almayan hiçbir siyasal hat, toplumu dönüştürme iddiasını ciddiyetle taşıyamaz.

Bu nedenle kadınlar, sosyalist siyasetin kenarında duran destekçiler değil; sözünü söyleyen, karar alan, yön veren ve liderlik edebilen öznelerdir. Kadınları dinleyen ama yetki vermeyen, kürsüye çağıran ama karar masasına oturtmayan bir siyaset, kendi eşitlik iddiasını daha baştan boşa düşürür.

Ülkemizde sıkça, kadınların siyasete ilgi göstermediği, süreci başkalarından beklediği söylenir. Oysa siyasetin hayatın her alanını belirlediği bir yerde, “kadınlar katılmıyor” demek, gerçeği açıklamak değil; kolaycılıktır. Katılımın sınırlı olması çoğu zaman ilgisizliğin değil, güvencesizliğin, bakım yükünün, yoksulluğun ve siyasetin kurulduğu alanların kadınlar için güvenli olmamasının sonucudur.

Siyaset, kendiliğinden girilen bir alan değildir; götürülmesi, açılması ve paylaşılması gereken bir mücadele alanıdır. Kadınları çağırmayan, onları teşvik etmeyen, sözlerini kurabilecekleri maddi ve manevi koşulları yaratmayan bir siyaset, sonra “neden gelmiyorlar” diye sorma hakkına sahip değildir. Bu nedenle kadınların siyasete katılımı bir temenni değil, açık bir siyasal görevdir.

Bizler, 12 Eylül’ün işkencelerinden geçtik. Baskılar öyle ağırdı ki uzun süre göz açamadık. Reel sosyalizmin yıkılışıyla umutlarımız büyük darbe aldı. Bu süreçte kendi gençlerimize bir örnek gösteremedik, onları siyasete kanalize edemedik. Belki de “biz yandık, çocuklarımız yanmasın” anlayışıyla onları siyasetin dışında bıraktık. Sonuç olarak bugün, gençler yalnızca geleceğin yöneticileri değil; egemen sınıfın kapitalistleri tarafından yönetilen bir toplumda, adeta köle gibi şekillendiriliyorlar.

Ancak mesele yalnızca kadınlarla da sınırlı değildir. Gençler hesaba katılmadan, sosyalist siyasetin bir adım bile ileri yürümesi mümkün değildir. Bugün toplantılarımızda gençlerin yokluğunu veri kabul ediyor, bunu değiştirmeye dönük ciddi bir çaba üretmiyoruz. Oysa gençlerin siyasete uzaklığı da bireysel tercihlerle değil; güvencesiz gelecek, işsizlik, barınma sorunu, borçluluk ve sınıfsal eşitsizlikler gibi yapısal gerçekliklerle doğrudan ilgilidir.

Bizlerin deneyimi vardır. Yaşanmış pratiklerimiz, bedellerle edinilmiş bilgilerimiz vardır.

Ama bu birikimi aktaracağımız gençler yoksa, tarih ilerlemez; yerinde sayar. Deneyim, paylaşıldığı ölçüde anlamlıdır. Ancak bu aktarım tek yönlü olamaz. Gençler yalnızca geçmişin mirasını devralacak taşıyıcılar değil; o mirası sorgulayan, dönüştüren ve yeniden kuran öznelerdir.

Elbette gençlerin dünyası farklıdır. Dünyaya bakışları, itiraz biçimleri, dili ve araçları bizimkinden farklıdır. Bu farklılık bir tehdit değil; doğru zeminde buluşulduğunda büyük bir imkândır. Asıl mesele, bu bakış açısının hangi düşünsel kaynaklarla beslendiği ve nasıl bir siyasal hatta yöneldiğidir.

Bugün gençler özgürlük istiyorlar.
Adaletsizliğe itiraz ediyorlar.
Baskıya karşı çıkıyorlar.
Ancak çoğu zaman bu talepleri nasıl gerçekleştireceklerine dair bütünlüklü bir ideolojik çerçeveye sahip değiller. Tepki var, arayış var, öfke var; fakat bunları kalıcı bir dönüşüme bağlayacak siyasal yön henüz yeterince güçlü değil. İşte burada sosyalistlere düşen görev, gençlerin enerjisini kendi kalıplarına hapsetmek değil; onlarla birlikte yeni bir siyasal ufuk kurabilmektir.

Bu sorumluluk, gençlere yukarıdan akıl vermek değildir. Onları küçümsemek ya da öğretmeye kalkmak hiç değildir. Gençlerin görüşlerine saygı göstererek, onların dünyasını anlamaya çalışarak; kendi deneyimlerimizi, tarihsel hafızamızı ve sınıf mücadelesinden süzülen birikimi dayatmadan ama saklamadan paylaşmak zorundayız.

Hepimizin çocukları, gençleri vardır. Gençler önce aileden etkilenir; ardından okuldan, arkadaş çevresinden ve dışarıda onları bekleyen ideolojik kuşatmadan. Eğer biz bu alanlarda yok isek, başkaları mutlaka vardır. Bu nedenle gençlerle kurulan bağ bir örgütlenme tekniği değil; kuşaklar arası bir sorumluluktur.

Kadınların ve gençlerin olmadığı bir sosyalist alan; ne kadar doğru söz söylerse söylesin, giderek kendi içine kapanan, yaşlanan ve hayattan kopan bir tartışma çevresine dönüşür. Eşitlikten söz edip eşitsizliği yeniden üreten, özgürlükten söz edip dar alanlara sıkışan, gelecekten söz edip geçmiş alışkanlıkları sürdüren bir pratikle yol almak mümkün değildir.

Bu nedenle özeleştiri bir suçlama değil; yeniden başlama iradesidir. Eğer biz değişmezsek, eğer kendi alanlarımızı dönüştürmezsek, eğer eşitliği önce kendi aramızda kurmazsak; başkalarından değişim bekleme hakkımız da kalmaz.

Sonuç olarak şunu açıkça söylemek zorundayız: Kadınların ve özellikle gençlerin siyasal yaşamın aktif, söz kuran ve yön veren özneleri haline gelmediği bir sosyalist hareketin geleceği yoktur. Kadınsız ve gençsiz bir siyaset, ne kadar doğru cümleler kurarsa kursun, toplumu dönüştüremez. Böyle bir durumda sosyalist düşünce, yaşayan bir mücadele olmaktan çıkar; tarihte kalmış bir ideolojiye dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır.

Oysa sosyalizm, geçmişin mirasıyla yetinen değil; bugünü dönüştüren ve geleceği kuran bir düşüncedir. Bu da ancak kadınların ve gençlerin eşit, etkin ve belirleyici biçimde siyasete katılmasıyla mümkündür.

Tarihsel deneyimler gösteriyor ki, kadınların ve erkeklerin eşitliği yalnızca teoride bırakılırsa, patriyarka ve erkek egemen liderlik kültürü pratikte sosyalist hareketi zayıflatır. Gelecek, bekleyenlerin değil; alan açanların, sorumluluk alanların ve birlikte yürüyenlerin olacaktır.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.