Bir insanın en zor sınavı nedir diye sorsanız, çoğu kişi yoksulluk, hastalık ya da kayıplar der. Oysa modern çağın en ağır sınavlarından biri çok daha görünmezdir: Ahlaklı kalabilmek.
Çünkü bugün içinde yaşadığımız düzende ahlak, ödüllendirilen bir değer olmaktan çıkmış, aksine çoğu zaman bir “engel” gibi görülmeye başlanmıştır. Kazanmanın tek ölçü olduğu bir dünyada, nasıl kazandığın değil, ne elde ettiğin konuşuluyor. Böyle bir ortamda ahlak, hız kesen bir yük gibi algılanıyor.
Daha da çarpıcı olanı şu: Ahlaksızlık artık sadece yapılmıyor, aynı zamanda savunuluyor.
Bir olay anlatıyorsunuz. Somut, açık, tartışmaya kapalı bir yanlış. Beklediğiniz şey basit: “Evet, bu yanlıştır.” Ama aldığınız cevap bambaşka bir yerden geliyor: “Diğerleri daha kötü şeyler yapıyor, sen neden bunu konuşuyorsun?”
İşte tam burada ahlak tartışması bitiyor, yerini taraf tutma refleksi alıyor.
Çünkü mesele artık doğru ya da yanlış değil, “bizden mi, onlardan mı?” sorusuna indirgenmiş oluyora. Ahlak, evrensel bir ilke olmaktan çıkıp, taraflara göre eğilip bükülen bir araç haline geliyor. “Bizimkiler yaparsa görmezden gelinir, karşı taraf yaparsa büyütülür” anlayışı, toplumun geneline sinsice yayılıyor.
Bu durum zamanla daha tehlikeli bir hale evriliyor: Normalleşme.
Tekrar edilen her yanlış, bir süre sonra sıradanlaşır. İnsanlar ilk başta tepki gösterir, sonra alışır, en sonunda da savunur. Ve bir noktadan sonra en rahatsız edici şey artık yanlışın kendisi değil, o yanlışı dile getiren kişi olur.
“Ahlakı savunan” değil, “rahatsız eden” kişi haline gelirsiniz.
En yakınınızdaki insanlar bile size dönüp şu cümleyi kurabilir: “Sen bu zamanda nasıl böyle şeyler söylüyorsun?”
Bu cümle basit bir eleştiri değildir. İçinde bir teslimiyet barındırır. “Dünya böyle, sen değişemezsin” demenin başka bir yoludur. Belki de daha kötüsü, sizi korumaya çalışan bir kabulleniştir.
Ama asıl soru şudur: Dünya böyle diye, insan da böyle olmak zorunda mı?
Ahlak, çoğunluğun kabulüne göre şekillenen bir kavram değildir. Tam tersine, çoğunluğun yanlış yaptığı zamanlarda anlam kazanır. Eğer herkesin doğruyu yaptığı bir yerde yaşıyor olsaydık, ahlaktan söz etmeye zaten gerek kalmazdı.
Bu yüzden ahlak çoğu zaman yalnızdır.
Ahlaklı olmak, alkış almak değildir. Bazen dışlanmaktır. Bazen yanlış anlaşılmaktır. Bazen de en yakınındakilerin bile seni “fazla idealist” bulmasıdır. Ama buna rağmen geri adım atmamak, işte asıl duruştur.
Elbette ahlaklı olmak, her zaman haklı olmak anlamına gelmez. İnsan yanılabilir, eksik düşünebilir. Ama ahlaklı bir insanın farkı şudur: Yanlış yaptığında da bunu savunmaz, düzeltir.
Bugünün en büyük problemi ise yanlışların savunulmasıdır.
“Onlar da yapıyor” cümlesi, ahlaksızlığın en konforlu sığınağı haline gelmiştir. Oysa bir başkasının hatası, sizin hatanızı doğru yapmaz. Ahlak, kıyasla ölçülen bir değer değildir.
Sonuçta mesele şuna gelir: Ya bulunduğun tarafın yanlışlarını görmezden geleceksin ya da doğruyu kim yaparsa yapsın savunacaksın.
İkisini birden yapmak mümkün değildir.
Belki de bu yüzden ahlaklı kalmak zorlaşmıştır. Çünkü bu, sadece doğruyu bilmek değil; doğruyu yalnızken de savunabilmektir.
Ve evet, bu çoğu zaman kazandırmaz gibi görünür.
Ama unutulan bir şey var: Ahlak, hızlı kazançların değil, kalıcı insanlığın temelidir.
Kaybediyor gibi görünenler, aslında neyi kaybetmediğini bilenlerdir.