SON DAKİKA
Hava Durumu

Not defterimde kalanlar: Eskişehir’den Bergama’ya (23-30 Mayıs 2026)

Yazının Giriş Tarihi: 07.06.2026 00:29
Yazının Güncellenme Tarihi: 07.06.2026 01:10

Bayramdan önceki hafta sonu Osmangazi Üniversitesinde yüksek lisans yapan Elif ile birlikte Eskişehir’deydik. Yıllar sonra üniversite havası soludum. Kantinde çay kahve içip sınıfa geç girdik, dersi bazen pür dikkat dinledik; bazen kaynattık, liseyi yeni bitirmiş ergenler gibi kikir kikir kikirdedik.

Ders arasında bir de konferans vardı. Eti Arkeoloji Müzesi Araştırmacısı Vildan Aydın, “British Museum’da Sergilenen Anadolu Kökenli Eserler” konulu bir konferans verdi.

Müze Araştırmacısı Aydın’ın anlattıklarından defterime aldığım notlar şöyleydi:

- “Tarihi eser kaçakçılığının önlenmesine dönük yoğun bir çalışma yapılıyor. Ancak tüm bilinçlendirme çalışmalarından çok daha etkili olanı eserlerin yurt dışında sergilendiğini bilmek. Vatandaş bu duruma çok tepkili.”

- “British Museum’da yaklaşık 8 milyon eser var. Bunların sadece yüzde 1’i sergileniyor. En çok eser İngiltere’den, ikinci sırada 172 bin 360 eser ile Irak var. Irak, işgalin ardından ikinci sıraya yükselmiş. Daha önce dördüncü sırada yer alan Türkiye şu an yedinci sırada. Anadolu’dan kaçırılan eser sayısı 76 bin 992. Sadece Efes’ten 6 bin 605 eser götürülmüş.”

- “Türkiye’de 1800’lerin ortalarında başlayan demiryolu inşaatlarının antik kalıntıların olduğu bölgelerde yoğunlaşması da dikkat çekici.”

Dinlediklerim beni tam 31 yıl önceye, gencecik bir muhabir olduğum yıllara götürdü. Uludağ Üniversitesi ve Alman Siegen Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen Türk-Alman Yaz Akademisi’nde konferans veren Kuzey Ren Westfalya Eyaleti Kültür Bakanı Anke Brunn’un sözlerini anımsadım.

Konferansta Alman Bakan, Berlin Müzesi’nde sergilenen Bergama’nın ünlü Zeus Sunağı ile ilgili sorulara önce “Türkiye’ye getirilmesinin önünde bir engel yok” demiş, arkasından da asıl bombayı patlatmıştı:

“Zeus Sunağı kalıntılarının Almanya’ya götürülmesinin tarihi eserlerin bugüne taşınmasına katkı sağladığı gerçeği de göz önünde tutulmalı. Kalıntılar Almanya’ya götürülmeseydi, Türkiye’deki bu tarihi eserler belki de kireç yapımında kullanılacaktı.”

Açıkça bir aşağılamaydı bu sözler ve ne yazık ki gerçekliği karşısında konferanstaki kimsenin verecek bir yanıtı yoktu!

Eskişehir’deki konferansta yeniden aklıma düşen Bergama, en sevdiğim antik kentlerden biriydi. Yolumu en son ne zaman düşürdüğümü çoktan unutmuştum. Uzun bayram tatili iyi bir fırsat oldu.

Bayramın ikinci günü erkenden yola koyulduk. Vakit nakittir deyip İstanbul-İzmir Otobanı’ndan 2,5 saatte Bergama’ya vardık. İlk durağımız dik, dar ve virajlı yokuşun sonundaki Akropolis’ti.

Akropolis’e teleferikle çıkmak da mümkün ama ben gördüğüm manzaradan hiç hoşlanmadım. Tarihi dokuyla uyuşmayan, görüntü kirliliği yaratan bir manzara, ayrıca ekonomik değil. Gidiş dönüş yaklaşık 8 dakika süren yolculuğun bedeli 450 TL.

Yine Akropolis girişinde karşılaştığımız manzara da hiç hoş değildi. Her yer toz toprak, çer çöp içinde, çöp konteynerleri dolmuş taşmış, ne bir belediye aracı gördük ne bir belediye personeli. Haksızlık olmasın, bir otopark görevlisi olduğunu antik kenti gezdikten sonra dönüş için aracımıza binerken fark ettik. Cama konan fişte hem saat yazıyordu hem karekod vardı ama ücretin fiks 150 TL olduğunu ödeme sırasında öğrendik. Ödeme yapmadan basıp gidenler de olmadı değil! Aynı fişin bir benzerini Bergama şehir içinde de koymuşlar cama, ama bu kez ödeme yapacak görevli bulamadık. Fişteki karekod da okunmuyordu. Bergama Belediyesi’nin “e” uygulamalarında da otopark borcu ödeme diye bir bölüm yoktu. Uzun uzadıya anlatıyorum, çünkü bütün bunlar kamu eliyle nasıl çatır çatır kazıklandığımızı gösteriyor!

Yanılıyor muyum?

Kuruluşu MÖ 6. yüzyıla, hatta daha eskilere götürülen Bergama’nın tarihi siyasi bir ihanetle başlıyor. Büyük İskender’in ölümünden sonra kent onun komutanlarından Lysimachos’un hâkimiyetine giriyor. Lysimachos, 9.000 talentten oluşan hazinesini komutanı Philetairos’a emanet ediyor, ancak Philetairos, Lysimachos’a ihanet ederek, Pergamon Krallığı hanedanını kuruyor. 9.000 talent demek, antik dünyanın en büyük servetlerinden biri demek. Tam 234 ton gümüş!

Helenistik dönem, Roma, Bizans, Araplar, Türkler derken Bergama özellikle mimari açıdan önemli bir sanat ve kültür merkezi olmuş. Surları, sunakları, tapınakları, kral sarayları, sarnıçları, agorası, tiyatrosu ve de İskenderiye ile yarışan meşhur kütüphanesi.

Akropolis’teki gezimize ortasında iki büyük ağaç kalan Zeus Sunağı ile başlıyoruz. Bizimle aynı anda alana giren kalabalık grubun rehberi, Zeus Sunağı’nın 1870’lerde Alman mühendis Carl Humann tarafından bulunduğunu, Humann’ın bölgeye hâkim tepedeki kalıntıları deve sırtında, öküz arabalarıyla ve insan gücüyle aşağı indirdiğini ve kalıntıları gemilere yükleyerek Almanya’ya taşıdığını anlatıyor. Rehber özellikle mi söylemiyor bilmiyorum ama Humann, Zeus Sunağı’nı Berlin’e götürse de kendisi Bergama’da kalmış, mezarı Akropol’ün bir köşesinde.

Zeus Sunağı’ndan sonra dünyanın en dik tiyatrosu selamlıyor bizi. 10 bin kişilik tiyatronun sahnesinin yıkılmış olduğunu sanmak büyük bir yanılgı. Tiyatronun sunduğu manzara öyle görkemli ki yüzyıllar önce mermer bir sahne inşa edip manzarayı kapatmak istememişler, yerine sadece oyun günleri kurulup kaldırılan ahşap bir sahne kullanmışlar.

Tiyatrodan kentin koruyucu tanrıçası Athena’ya adanan kutsal alana ve oradan da ünlü Bergama Kütüphanesi’nin temel kalıntılarına geçiyoruz. Antik çağda yaklaşık 200 bin eser bulunduğu söylenen Bergama Kütüphanesi... Biraz yukarıda Roma İmparatoru Traianus adına yapılan görkemli Traian Tapınağı. Burası beyaz mermer sütunları ile alanın en iyi korunmuş yapısı.

Gördüklerimiz elbette etkiliyor bizi ama Akropolis’in son derece bakımsız kalmış olması üzüyor. Ahşap yürüyüş yolları ve korkuluklar bazı noktalarda tehlike de arz edecek kadar eskimiş ve bakımsız kalmış.

Güneş tepemize çıkmadan Bergama’ya iniyoruz. İlçe sakinlerinin “Kızıl Avlu” diye andığı Serapis Tapınağı restorasyon nedeniyle kapalı. Biz de kendimizi Bergama’nın dar sokaklarına atıyoruz. Sivil mimari örneği taş binalar soluk alıp veriyor hala. Kahve molasının ardından güneş iyice yakmaya başlayınca Bergama Müzesi’nin serin koridorlarında buluyoruz kendimizi.

Kuruluşu yaklaşık 125 yıl önceye dayanan müzede hem arkeoloji hem etnografya salonları var. Arkeolojik eserlerin büyük bölümü Akropol ve Asklepieion kazılarından çıkan eserler. Etnografya salonunun gözdesi ise Bergama halıları. Bergama, halıcılık kültürüyle de dünya çapında tanınan bir merkez. Öyle ki Lotto ve Bellini gibi Avrupalı ressamların tablolarında Bergama halılarının desenlerine rastlamak mümkün.

Müzenin bahçesi son derece güzel. İnsan bir köşesinde oturup çay kahve içmek, etrafındaki kim bilir kaç asırlık taşların seslerini dinlemek istiyor. Ne yazık ki öyle bir olanak yok.

Öğlenleri öğün atlamak gibi bir adetimiz var ama şimdi tatilde sayılırız. Methini çok işittiğimiz “çığırtma”yı mutlaka tatma niyetindeyiz. Küçük bir araştırmayla ana yemeğin de “Bergama Köftesi olması gerektiğine karar veriyoruz. İnternetteki mekân önerilerini çok sağlıklı bulmasam da doğru adrese ulaşıyoruz. Altın Kepçe’nin maharetli kadın çalışanları adeta arı gibi. Çığırtmanın da köftenin de hakkını veriyoruz, evelallah!

Yemekten sonra ya kırk adım atacaksın ya sırt üstü yatacaksın, demiş atalar. Bizim tek seçeneğimiz var. Arasta sokaklarında dolaşıyoruz. Bayram olması nedeniyle dükkânların çoğu kapalı. Sanırım, bizim SİVİLAY’dan Bilim ve Araştırma Ödülü alan Doç. Dr. Murat Ertürk’ün farklı çalışma alanıyla yeni tanışmış olmam nedeniyle gözüm sürekli dükkânların tabelalarına takılıyor.

Çınarlı Kahve’de tadı damağımızda kalan kahvelerimizi içtikten sonra son durağımız olan Asklepion’a ulaşıyoruz. Burası antik çağ hastanelerinin en önemlilerinden biri. Ünü bu hastanede kimsenin ölmemesinden geliyor. Nasıl mı? Çünkü zaten ölümcül hastalar bu hastaneye giremiyor! Kapısında “Tanrılar adına ölüm buraya giremez” yazan Asklepion’da hastalar uyku, güneş ve su terapileriyle yeniden zinde bir vücuda ve dingin bir ruh yapısına kavuşuyor.

Asklepion’da biz de esaslı bir su terapisi alıyoruz! Çiselemesini önemsemediğimiz yağmur giderek şiddetleniyor. Yeraltı tünellerinden birine sığınıp yağmurun dinmesini beklemeye başlıyoruz. Ama yağmurun şiddeti giderek artıyor ve sığındığımız tünele su dolmaya başlıyor. Çare yok, yağmur altında koşmaya başlıyoruz, tam o sırada bir de doluya tutuluyoruz. Aracımıza ulaştığımızda kelimenin tam anlamıyla iliklerimize kadar ıslanmış durumdayız ve yağmur hâlâ yağıyor.

Henüz bir saat önce cıvıl cıvıl olan Bergama sokakları şimdi tamamıyla bomboş ve tamamıyla su altında. Suyun akışının giderek güçlendiğini ve o anki gücü neye yetiyorsa önüne katıp sürüklediğini açıkça görüyoruz. Elbette endişeleniyoruz. Neyse ki bir süre sonra şehrin dış çeperlerine ulaşıyoruz.

Bergama-Soma karayoluna çıktığımızda hepimiz derinden bir oh çekiyoruz!

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.