Bursa Saati yazarı Yüksel Baysal, “Kaçak yapıyı yıkmak ne zaman suç oldu?” başlıklı son yazısına “Tayyip Erdoğan döneminin en beğendiğim icraatlarından biri de küçük derebeylikler oluşturan belde belediyelerinin ortadan kaldırılmasıydı.” diye başlıyor ve hemen devamında küçük bir şerh koyuyor: “Belki kurunun yanında yaş da yandı ama…”
Derebeylik miydi bilmiyorum ama hafta içinde o beldelerden birinde birkaç saat geçirdim. Bir zamanlar belediye olan Göynükbelen beldesinde. İşittiklerim kurunun yanında yanan yaşlardan biri olduğu hükmüne varmama yol açtı.
Bursa’yı dağ ilçelerine bağlayan yolları hep sevmişimdir. Sanırım Karadeniz yollarını hatırlatıyor bana. Dar ve dalgalı olsalar da hep yemyeşil.
Yapımı yılan hikâyelerini kıskandıran Doğancı Tüneli’nden ilk kez geçiyoruz. Barajın farkına bile varmadan, eskiden 15 dakika süren geçidi 3 dakikada aşıyoruz. Önümüzdeki kamyon sayesinde yavaş yavaş, bakına bakına, döne döne ilerliyoruz. Uzun bacasından solgun dumanlar saçarak etrafı zehirleyen termik santrali hızla geçiyoruz. Orhaneli’ye varmadan Göynükbelen’e kırıyoruz direksiyonu. İki yanımız çam ağaçları.
Yaklaşık bir saatte ulaştığımız Göynükbelen, Uludağ’ın güney uzantılarında, dik bir yamaca kurulmuş. Nüfusu son 10 yılda yaklaşık yüzde 20 azalmış, 2015’te bin 244 olan nüfus 2025’te bin 55’e düşmüş. Mevsimlerden yaz, günlerden 15 Temmuz, resmi tatil, olunca, köyde bir de cenaze olunca normalden daha kalabalık.
Önce camideki merasime katılıyoruz, ardından köyün üst kısmındaki mezarlığa çıkıyoruz.
Mezarlık meşe ağaçlarının altında, ana yolun iki yanında.
Köyün en güzel yeri desem yeri var!

Arkadaşımızın anne acısını paylaştıktan sonra yeniden köy içine iniyoruz.
Cenaze merasimine katılanlara yemek ikram edilmesi pek çok yerde olduğu gibi Uludağ’ın arka yüzünde de bir gelenek. “Cenaze evinden aş çıkmaz.” dense de insanlar bu işlerle uğraşırken acılarını unutsun, diye gelenek haline gelmiş yemek ikramı, bana kalırsa. Komşuların da desteğiyle kazanlar kurulmuş, üç çeşit yemek yapılmış, helva kavrulmuş. Biz de acıkmışız doğrusu. Şehriye çorbası ile kuru fasulye pilavı çabucak kaşıklıyoruz, un helvasının tadına bakıyoruz.
Fatma annemizin ruhuna değsin!
Köylülerden birkaçının davetiyle küçük meydandaki kıraathaneye çay içmeye gidiyoruz. Büyük bir masanın etrafında toplanıyoruz. Kıraathane iki katlı bir binanın altında. İki yanında iki dükkân daha var. Birinde sulama kooperatifi, ötekinde muhtarlık tabelası asılı. Üst katın balkonunda asılı büyük tabelada da Göynükbelen Belediyesi yazıyor.

Kapatılalı tam 12 yıl olmuş ama adı hâlâ yerinde!
“Beldelik mi iyiydi, mahalle olmak mı?” diye soruyorum.
Hiç tereddüt etmeksizin, hep bir ağızdan yanıt veriyorlar:
“Belediye varken kendi yağımızla kavruluyorduk, belediye kapatıldıktan sonra kimseden bir şey görmedik!”
“Nasıl olur, Büyükşehir Belediyesi de Orhaneli Belediyesi de size hizmet vermekle yükümlü değil mi?” diye soruyorum.
Yaşlıca olanı “İki üç günde bir çöp arabası geliyor, o kadar…” diyor.
Daha genç olanı bıyık altından gülerek söze giriyor:
“Su faturası hiç aksamıyor, çok şükür!”
Kenarda dinleyenlerden biri boğazını temizleyerek söze giriyor:
“Ben kapanmadan önce birkaç yıl belediye çalışmıştım. Bak bütün yollarımız beton parke taşıyla kaplandıydı.”
Gerçekten de köyün tüm yolları parke taşıyla kaplı…
“Her şeyimiz vardı. Kamyonumuz, kepçemiz…”
“Ne oldu onlara?”
“Ne olacak Orhaneli Belediyesi’nin oldu.”
Yaşlıca olanı tekrar söze giriyor, muhtarlığın, kooperatifin olduğu belediye binasının altındaki yazıhaneleri işaret ediyor.
“Belediye binamız da Orhaneli’nin oldu, şimdi kendi mülkümüzde kiracı olduk!”
"O kadarla kalsa iyiydi" diye sesini yükseltiyor, arka taraflarda oturanlardan biri.
"Şenlik alanında mülk sahibi olanlar tapularını götürüp belediyeye verdiydi. Sonra o tapular da gitti. Biz köye şelik alanı yapılsın derken, onlar gençlik kampı yaptı."
Kamp alanındaki tahsis yerel seçimi CHP kazandıktan sonra Bursa Büyükşehir'den alınıyor, Orhaneli Belediyesi fikrini değiştirerek kampı Büyükşehir yerine Gençlik ve Spor Bakanlığı'na tahsis ediyor, Mustafa Bozbey yönetimi konuyu mahkemeye taşıyor. Mahkeme sonucunu hiçbirimiz bilmiyoruz, zaten gelinen noktada önemi de yok. Son durumda Büyükşehir el değiştirmiş, kamp gençlere hizmet veriyor.
"Belediyeler, bakanlık köylülerin bağışladığı mülk üzerinde kavga etmiş demek ki!" diyorum.

Masanın etrafındaki bir anlık sessizliğin ardından hep birlikte gülüyoruz.
"Mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan." diyor, yaşlıca olanı...
“Hep Melih Gökçek’in işleri bunlar. Onun başının altından çıktıydı bu kapatma işleri…” diye ekliyor.
Gülümsüyorum.
Bu kez benden geliyor hatırlatma...
“Canım ona bakarsanız, Recep Altepe’nin günahı da az değildir. Recep Başkan da çok destek verdi belde belediyelerinin kapatılmasına. ‘Yeni sistemle bugüne kadar yapılması mümkün olmayan yatırımları beldelerimize kazandıracağız’ diyordu. 'İstihdam sağlayacağız, göçü tersine çevireceğiz' diyordu."
Sessiz kalıyorlar!
İkinci çayları da içtikten sonra izin istiyoruz.
Göynükbelenlilerin tavsiyesiyle Bursa’ya Orhaneli tarafından değil Keles yolundan iniyoruz.
Uludağ’ın arka yüzündeki muhteşem görüntüler eşliğinde 10 dakika kısalıyor yolumuz.
Yol kısaldıkça sıcak artıyor, soluk alıp vermek zorlaşıyor.
Bursa’ya indiğimizde hakkımız olan oksijeni yöneticilerin yanlış kararlarıyla beton bloklara hibe ettiğimizi bir kez daha anlıyoruz.