Çocuklarımız ölüyor, çocuklarımız öldürülüyor!
14 yaşındaki Arda Tonbul, kafasının sac büküm makinesine sıkışması sonucu…
15 yaşındaki Alperen Kocayavuz, inşaat şantiyesindeki asansör boşluğuna düşerek…
15 yaşındaki Erol Can Yavuz, ağır sunta bloklarının altında kalarak…
16 yaşındaki Mahir Buğra Karagön, elektrik akımına kapılarak…
15 yaşındaki Muhammed Kendirci, marangoz atölyesinde maruz kaldığı kompresörlü hava işkencesi sonucu…
Öldüler!..
Haftada bir gün okula, dört gün işe gidiyorlardı.
Günlük yevmiyeleri 280 lira 75 kuruştu, bir ayda ellerine 8 bin 422 lira 65 kuruş geçiyordu.
12. sınıfa geldiklerinde asgari ücretin yarısı kadar maaşları olacaktı.
Emeklilik hesabında sayılmayan çıraklık sigortaları da yatıyordu.
MESEM, yani Mesleki Eğitim Merkezi öğrencisiydi hepsi…
Eski ekonomi muhabiri olduğum için mesleki eğitim denince aklıma hemen “meslek lisesi memleket meselesi” sloganı gelir.
Bizim iş dünyası için mesleki eğitim her zaman önemli mesele olmuştur. Çünkü mesleki eğitim demek kalifiye eleman demektir. Eleman kalifiye değilse işverene bir de eğitim masrafı çıkması demektir.
Bursa Sanayici ve İş İnsanları Derneğinde (BUSİAD) 8 Mayıs’ta yapılan ekonomik görünüm toplantısında söz döndü dolaştı yine mesleki eğitime geldi.
Saçlarını iş dünyası örgütlerinde aldığı görevlerde ağartan Celal Beysel, “önce küçüğü düşünün” diye başladığı konuşmasında MESEM’lerdeki ölümlerle ilgili Çalışma Bakanlığına yüklendi.
Aynen aktarayım sözlerini:
“… Şimdi MESEM’e herkes küfür ediyor. Efendim çocuk ölmüş, kötü davranıyorlarmış, yemeği azmış, 12 saat çalıştırıyorlarmış…
Bunları önlemek kimin görevidir? Çalışma Bakanının sorumluluğu bu. Çalışma Bakanlığı müfettişi her gün benim fabrikama gelip ‘işçiler kaç saat çalışıyor, tuvaletleri var mı, kapısı 90 santim mi, yüksekliği ne kadar, onları ölçüyor, ama MESEM’i denetlemiyor.
Milli Eğitim Bakanı bizim mahalleden olmadığı için hiçbirimiz şunu söylemiyoruz: ‘Arkadaş onun suçu değil, Çalışma Bakanı’nın suçu’ dememiz lazım değil mi, demiyoruz. Ve de MESEM’i çöpe atıyoruz. Yani bir mikro çalışmayı, bir zamanların köy enstitülerini nasıl çöpe attıysak, şimdi de çıraklık enstitüsünü çöpe atmak üzere koro bağırıp çağırıyor. Bu durumun memlekete çok zararı var.”
Bana kalırsa köy enstitülerinden yola çıkarak MESEM’e çıraklık enstitüsü payesi vermek enstitü kavramının kendisine yazık etmektir!
Denetim meselesinde ise Beysel sonuna kadar haklı. Evet, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının doğrudan görevi, yetkisi ve sorumluluğu var. Örneğin 2024 yılı sonu itibarıyla 253 bin 940 işletme incelenmiş, 23 bin 252 uygunsuz işletmeyle sözleşme sonlandırılmış. Elbette bu durum Milli Eğitim Bakanlığının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Sistemi baştan sona kurgulayan bizzat MEB!
Gelelim işin en acı yanına…
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) ya da eğitim sendikaları gibi bağımsız kuruluşlar, MESEM’lerde son üç yılda 20’ye yakın öğrencinin hayatını kaybettiğini kaydediyor. Bakanlık ise son 10 yılın ölüm raporunu 10 kişi diye açıklıyor.
Biz şimdi 10 diye, 20 diye kolayca yazıyoruz, “çocuk ölmüş, kötü davranıyorlarmış, yemeği azmış, 12 saat çalıştırıyorlarmış” diye kolayca söylüyoruz ama onların hepsi birer candı, hepsi anne babasının biriciğiydi, hepsi farklı hayaller kuruyordu, hepsinin bir hikâyesi vardı. Birilerinin ihmaliyle ölmeyi hiç mi hiç hak etmedikleri gibi birilerinin kendilerini sömürmesini de birilerinin kendilerine kötü davranmasını da hak etmiyorlardı.
Celal Beysel’in açıklamalarından bir gün sonra Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, Ankara Ticaret Odasının “Maarif’ten Medeniyete Eğitim Zirvesi”nde yaptığı konuşmayı okudum.
“Mesleki ve teknik eğitimde iş dünyasıyla iş birliği yapalım, diyoruz. ‘Öğrencilerimizi sermayenin kucağına atıyorsunuz’ diye eleştiriyorlar. Bunu da anlamış değilim. Niye böyle bir eleştiriyle karşı karşıya kaldığımızı anlamadık.” demiş Bakan.
Malum, öğretmenin görevi anlatmaktır. Öğrenci anlayana kadar anlatmak.
Eğitim İş Genel Özlük-Hukuk ve TİS Sekreteri Yeliz Toy da “Yusuf Tekin’ anlatır gibi anlatalım” deyip, madde madde sıralamış:
- “Çocuklar ucuz işgücü değildir: İş dünyasıyla iş birliği adı altında sunulan model, yoksul ailelerin evlatlarını okul sıralarından koparıp sermayenin en ucuz dişlisi haline getirmektir. Eğitim bir sektörün ara eleman ihtiyacını karşılamak için değil, bireyin zihinsel ve sosyal gelişimini tamamlaması için yapılır.”
- “MESEM’ler yaşam hakkı ihlalidir: Çocuklarımızı mesleki eğitim adı altında işleyen sistem, denetimsizlik ve kâr hırsı öldürmüştür. Bakanlığın görevi çocukları iş cinayetlerine teslim etmek değil, onları korumaktır.”
- “Eğitim okulda öğretmenle olur: Eğitimin mekânı atölyeler veya fabrikalar değil, okullardır. Eğitimin öznesi ise usta başları değil, pedagojik formasyon almış öğretmenlerdir. Çocukları fiziken ve psikolojik olarak kendilerini koruyamayacakları ortamlara sürmek, eğitimin özüne ihanettir.”
- “Bakanlık bihaber olma makamı değildir: Niye eleştiriliyoruz anlamadık, demek, sorumluluktan kaçmaktır. Bir Eğitim Bakanı, MESEM’lerde can veren çocuklardan, okuldan koparılan gençlerden ve derinleşen çocuk yoksulluğundan bihaber olamaz.”
Bu dersten sonra hâlâ anlamayan var mı?