SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Sırça Köşk'ün Sabah Yıldızı

Yazının Giriş Tarihi: 17.02.2019 18:38

8 Şubat akşamı Bursa Uğur Mumcu Kültür Merkezi'nde "Sabah Yıldızı Sabahattin Ali" belgeselini izleyen arkadaşım Dr. Zülfiye Altındağ Günöven beni arayıp da bu belgeseli kaçırmamamı, belgeselin 9 Şubat akşamı Mudanya Uğur Mumcu Kültür Merkezi'nde tekrar gösterileceği haberini verdiğinde bir an bile tereddüt etmedim. Aynı günün akşamı Mudanya'ya giderek bilet almak için Kültür Merkezi'nin kapısından içeriye  girdim.
Bilet alımı esnasında bilet satan kişiyle konuşurken, bilet aldığım kişinin filmin yönetmeni olduğunu öğrendim. 
Sonrası geldi tabi. 
Metin Avdaç 2010 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi öğrencilerinin düzenlemiş olduğu bir etkinlikten İstanbul'a dönerken yolda Sabahattin Ali konusu açılınca, yol arkadaşı olan fotoğraf sanatçısı İsa Çelik'e Sabahattin Ali ilgili bir belgesel olup olmadığı sormasıyla başlamış bu hikâye. Film iki yıl içinde tamamlanarak, Sabahattin Ali'nin ölüm yıl dönümü sayılan 2 Nisan (2012) tarihinde gösterime girmiş.
Film, kurgusuyla, anlatımıyla, seslendirmesiyle, müziğiyle, yurt içi ve yurt dışı çekimleriyle, gazete kupürleriyle, belgeleriyle, Sabahattin Ali'yi tanımış olan kişilerin anlatımlarıyla (ki pek çoğu şu an bu dünyada yok) uluslararası boyutta bir belgesel olmuş. 
Filmde Sabahattin Ali'yi anlatan yakınlarından aklımda kalanlar: 
Arkeolog Halet Çambel, Eğitimci-Yazar Talip Apaydın, Yazar ve İktisatçı Korkut Boratav, Müzik insanı Kerem Güney (Sabahattin Ali'nin "Aldırma Gönül Aldırma" şiirinin bestecisi), Milletvekili Mustafa Gazalcı, Sanatçı-Müzisyen/Yazar Zülfü Livaneli, Gazeteci- Siyasetçi Altan Öymen, Eğitimci-Yazar Rasih Nuri İleri, Müzik İnsanı Ali Kocatepe, Sabahattin Ali'nin kızı Piyanist ve Müzik Bilimci Prof.Dr. Filiz Ali, Yazar Zahit Atam, Tarihçi-Yazar Hıfzı Topuz, Emekli Yarbay Talat Turhan ve şu anda hatırlayamadığım kişiler. 

Şiirden Şarkılar

Sinop hapishanesi görüntülerinde, yüksek kale duvarları ardında hapis yatarken, deniz görmeden kale duvarlarını yalayan denizin sesini dinlediğini, o seslerle oyalandığını, denizi görmek istediğinde gökyüzüne baktığını, uğradığı tüm haksızlıklara içlendiğini ve sonunda da gönlüne dönüp aldırma gönül aldırma şiirini yazdığını gördüm.

"Beni en güzel günümde sebepsiz bir hüzün alır" dizesindeki melankolinin Ali Kocatepe'de yarattığı etkiyi Kocatepe'nin kendisinden dinledim.

"Sabahattin Ali cinayeti açıklığa kavuşmuş olsaydı ne 6-7 Eylül olayları yaşanırdı, ne de bugün ülkemizde 17 bin faili meçhul cinayet olurdu" diyen Zülfü Livaneli'nin ne kadar doğru söylediğini düşündüm.

Hapisliklerinden birinde yazdığı, "Dışarıda mevsim baharmış, gezip dolaşanlar varmış, günler su gibi akarmış, geçmiyor günler geçmiyor." dizelerinde bir insanın dört duvar arasındaki sıkışmışlığını kalbimin en derinlerinde hissettim.
Severek dinlediğim pek çok şarkıdaki sözlerin Sabahattin Ali şiirleri olduğunu öğrendikten sonra o şarkıları romantik duygularla değil de, Sabahattin Ali'nin hayatını düşünerek dinlemiştim.

İzleyiciyi iki saat boyu filmden bir an bile koparmayan, Sabahattin Ali'nin yazıları misali, "su gibi akan" bir belgesel filmdi o akşam izlediğim. 
25 Şubat 1907'de Eğridere'de doğan, 2 Nisan 1948'te meçhul bir şekilde Kırklareli'de ölen Sabahattin Ali'nin hayatı anlatılırken, Türkiye'nin 30'lardan 50'lere uzanan zaman diliminin anlayışını gördük bir yandan da.
Ki o anlayış (ya da o anlamayış) idi Sabahattin Ali'ye bu yazıları yazdıran. Sonunda da o anlayışa (ya da o anlamayışa) kurban edilmişti acımasızca.
Oysa o, kendisine komünist dendiği halde Marksist kitapları Türkçe'ye çevirmemiş, soranlara Türkiye'nin henüz buna hazır olmadığını söylemişti.

O bir Sabah Yıldızı

Evdeki ışıktan daha iyi ışık veriyor diye sokak lambasının altında kitap okuyan bir çocuğun kime ne zararı olurdu ki oysa? 
Ya da okuyarak ve yazarak geçen ömründe kime ne zararı olmuştu ki?
Neden bu kadar korkulmuştu ondan?
Neydi ondaki rahatsız edici o şey?
Kimlerdi ondan bu kadar rahatsız olanlar?
Halkın bir derdi de yoktu onunla aslında. Eşi, kızı, arkadaşları, dostları, öğrencileri, yaşadığı şehirlerdeki insanlar, hepsi razıydılar ondan. 
"İnsanlar insanca yaşasınlar" derdinde olan bir adamın nesiydi bu kadar rahatsızlık veren? 
Solun medeniyetini ve insancıllığını dile getirdi diye "Komünist" yaftası ile yaftalanarak hapislere atılmayı, türlü iftiraya uğramayı, üzerine hakaretler yağdırılmayı, evinden barkından ayrı, 'Canı Aliye, Ruhu Filiz'e hasret bırakılmayı hak edecek ne yapmıştı?
Her satırından, her kelimesinden, her noktasından, her virgülünden duygu taşan, eşitlik ve adalet olsun diye çırpınan yazılar yazmıştı sadece. 
Yaşadığı gibi yazmış, yazdığı gibi yaşamıştı. Yalansız dolansız, çıkarsız ve eyvallahsız.
Biraz çocuksu, biraz pervasız, biraz melankolik, içi aşkla dolu dolu gencecik bir adamdı.
Hazmedemediler.
Ondan hiç hazzetmediler.
Çünkü onu hiç anlamadılar, çünkü onu hiç dinlemediler.
Anlamadığından korkar insan ya hani, hani hep anladığını sever ya, önce anlamaya çalışmak lazım demek ki. Onun içinde okumak ve dinlemek lazım.
Dedim ya, sıradan insanlar onu anlamıştı oysa. Filmde yer alan ve şimdi hayatta olmayan bir öğrencisinin, 90 yaşlarında iken tanımladığı gibiydi kendisi: "Sadece ders için gelmezdi. Mektepte yenilik meydana getirmek için gelirdi. Biz onun farkına vardık. O bize insan olmayı öğretti." diyordu 90 yaşındaki çocuk. İnsan olmayı ve sevmeyi öğrenmiş, bundan hiç vazgeçmemişti.
İşte bu kadar basitti onu anlamak...
Kendisini partiler üstü solcu aydın saymış, hiçbir partiye kaydolmamış, hiçbir yerden buyruk almayan, tek başına hareket eden bir "insan"dı kısacası.
Kimse onu ele geçiremeyip kendi safına çekemeyince sonunda çareyi imha etmekte buldular belki de.
O ise kendisine yapılan saldırıların nedenini hiç anlamadı. "Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?"  diyerek düzene isyan etti. 

Anlaşılamamaktan ve durmaksızın cezalandırılmalardan bunalıp da yurt dışına çıkmak istediğinde pasaport verilmedi kendisine. O da kaçmakta buldu çareyi.
Kaçma yolunda, henüz 41 yaşında iken nasıl olduğu hâlâ aydınlanamamış bir şekilde ortadan yok edildi Sabahattin Ali. Ölümü üzerine "makul" bir senaryo yazıldı ve konu kapatıldı. 
Sanki hiç var olmamış gibi davranıldı yıllarca. Edebiyat tarihinde yer almadı, okullarda okutulmadı. 
Ellerinden gelse George Orwell'in 1984 kitabındaki "silici" karakter Winston Smith'in yaptığı gibi adının geçtiği her belgeden, yaşadığı her yerden ismi kaldırılıp, sanki hiç doğmadığı, hiç yaşamadığı kabul edilecekti.
Lakin Sabahattin Ali yaşamıştı ve ardında yüzlerce, binlerce, on binlerce belge bırakmıştı.
Yazarın ölüm haberi ailesine 1949 yılında gelmişti ama ortada bir ceset olmadığından ve cesedi ailesine teslim edilmediğinden hukuken kayıptı. Ölüm ilanı ancak 1953'te alındı. Kitapları 1944 ve 1948 yıllarındaki Bakanlar Kurulu Kararıyla yasaklandı. Ta ki 1965 yılına kadar. 
İnsanlar artık onu okuyorlardı. 
Üstelik Sabahattin Ali okuyan hiç kimse de komünist olup devleti ve düzeni yıkmaya kalkışmıyordu. Ardı ardına mükemmel bir ahenk ile dizilmiş duygu yüklü edebî cümlelerde hayatı, adaleti, hasreti, aşkı soluyorlardı.
Okuyanlar en çok onun sırlarla dolu ölümünü ve oradan oraya savrulan hayatını merak ediyorlardı. Bir yerlerde konuşuluyor, yazılıp çiziliyordu ancak yine de tam anlatılamıyordu Sabahattin Ali. 
TRT'nin yaptığı bir belgesel vardı.
Nebil Özgentürk de Bir Yudum İnsan programlarından birinde Sabahattin Ali'yi anlatmıştı. 
Peki ya o belgeselde canlandırılan ölüm hikâyesi gerçeğin ne kadarını yansıtıyordu? 
Sabahattin Ali Sabah Yıldızı Belgesel Filmi, gerçekleri olanca açıklığı ile ve Sabahattin Ali'yi bire bir yaşamış insanların ağzından, yani ilk ağızdan anlatıyordu.
Kısacası, bu filmde -mış'lar, -muş'lar hiç yoktu.
****
Sabahattin Ali'nin isyanlarının üzerinden yıllar geçse de, isyana neden olan düzenler değişmedikçe edilen isyanlar da değişmeyecek.
O günlerden bugünlere geldiğimizde, konuşarak halkı bilgilendirmeye çalışan aydınlar, yazarlar, sanatçılar yine suçlu. Doğruları konuşmak, anlatmak, yazmak yine suç.
Çalmadan, çırpmadan yapılan namuslu işler yine gereken değeri görmüyor.
Burada olduğu gibi, Sabah Yıldızı Sabahattin Ali belgeseli gibi kıymetli bir yapımı izleyenlerin sayısı 20-30 kişiyi geçmiyor. 
İnsan merak ediyor; Sabahattin Ali'nin kitapları bu kadar basılırken ve o kitaplar bu kadar okunurken, belgesel niçin hak ettiği değeri bulup, niçin daha çok izleyici ile buluşamıyor?
Metin Avdaç'ın dişini tırnağına takarak, büyük bir emek ve özveri ile yaptığı, yapım aşamasında geniş bir kadronun çalıştığı bu filmin gösterimi için gereken kolaylıklar sağlanmalı belki de. 
Film gösteriminin sonunda izleyicilerden gelen soruları yanıtlayan Avdaç, bir yandan da filmin gösterimi adına yaşadığı sıkıntıları dile getirdi.
Avdaç'ın dediği gibi; belediyelerin kültür sanat birimleri Sabahattin Ali'yi önce kendileri tanımalı, sonra da Türk edebiyat tarihine imza atmış Sabahattin Ali'yi halka anlatabilmek için salonlarını ücretsiz açmalı. 
Zaman içinde film YouTube'da veya Blue TV, Netflix ve benzerleri gibi internet ortamlarında yerini almalı.
Kitapların basımı ve satışı nasıl destekleniyorsa, film gösterimi de bu destekten mahrum bırakılmamalı.

Sabahattin Ali'nin telif hakları ne olacak?

Ölümünün 70. yılında eserlerinin telif hakkı kalkan ve yayınevlerinin kitaplarını basmak için yarıştığı Sabahattin Ali'nin 70 yıllık telif hakkı süresi 1949 yılından mı yoksa kitaplarının baskıya girmesine izin çıktığı 1965 yılından mı başlamalı? 
Bu arada, üretiminin üzerinden 70 yıl geçince eser üzerinde telif hakkının kalkmasının açıklaması, 70 yıl sonra telif ödenecek "yaşayan" bir kimsenin  kalmaması olduğunun varsayılması mıdır, anlamadım...