SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Kontrast’ta tutsak

Yazının Giriş Tarihi: 14.05.2022 10:50

"İnsanlık tarihinin yazının bulunuşu ile başladığını kabul etsek de, insanın var oluş tarihinin ne zaman başladığını pek kestiremeyiz.
Tüm hayatın başladığı suya kaç milyar yıl önce girdik, kaç milyon yıl sonra sudan çıktık, kaç yüz bin yıl önce bugünkü formumuza ulaştık tam bilemeyiz. Evrendeki zaman işleyişi ile bizim zaman anlayışımız arasında epey büyük bir fark olduğundan ve bu dönüşümler yüz binlerce, milyonlarca yıla yayıldığından “o tarih bu tarih” diye keskin ve kesin bir şey söyleyemeyiz.
Zaman akıp da bugünkü bedenine ulaşan insanın var oluş sırlarını merak ederek ve yerlerle göklere bakarak hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmasının onu mitolojiye çıkarttığını söyleyebiliriz.
İnsanın, kainatı, dünyayı ve bedenin var oluşunu bir nebze anladıktan ya da anladığını düşündükten sonra en anlaşılmaz olana, kendi ruhuna döndüğünü ve bu kez de kendini anlamak adına kendini sorguladığını görebiliriz.
İnsan hem kendisiyle, hem içinde yaşadığı toplumla, hem de dünyayla durmaksızın boğuşup durur.
Niyedir bu kavga, niyedir bu sorgulamalar, niyedir bu mücadele kendisi de düşünmez.
Bu geniş ve ağır akışta insan evladı sanki henüz ergenlik çağındandır.
Büyümesi biraz zaman alacaktır…"

Tek kişilik ve tek perdelik tiyatro oyunu Kontrast’ta, sahnedeki kadının bir saat boyunca kendisiyle ve dünyayla kavgasını izlemiştim ve eve dönerken haliyle bunları düşünüyordum.
Evet haklısınız, bir saatlik bir oyun izledikten sonra bu kadar gerilere gitmemem lazımdı ama gittim.

Nükte Tiyatro 12 Mayıs Perşembe akşamı Ahmet Vefik Paşa Bursa Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde Kontrast’ın prömiyerini yaptı. Oyunun yazarı Jean- Paul Sartre, oyunlaştıran ve oynayan Özlem Özkoşar, yönetenler Tabip Odası Tiyatro Grubu Parantez’in hocalığını da yapan Yaşar Can Bağatırlar ve Özlem Özkoşar idi.
Oyuna diğer emek verenlere gelince;

Kostüm Aslıhan Pekün’e, dekor Fatih Tokdemir’e, ışık Serdar Ateş’e, Ses-Efekt Adem İşler’e, aksesuar Hale Bayraktar’a, oyun fotoğrafları Meral Kuru’ya, afiş tasarım ise Hamit Demir’e ait.

Aslında oyun hem tek kişilik hem de çok kişilikti.

Sahnede gördüğümüz beyaz fahişe kadın, sahnede görmediğimiz ama kadının konuşmalarından sahnedeki varlığını anladığımız siyahi bir erkekle konuşuyordu mesela sürekli.
Kadının bakışlarının her zaman aynı hedefi yakalayamamasından dolayı adamın tam olarak nerede oturduğunu anlayamasak da, kadının konuşmalarından siyahi adamın kendisine tecavüz eden kişi olduğunu kabul etmesini, suçu siyahinin üzerine yıkmak için kadının o yönde ifade vermeye zorlandığını anlıyorduk. Öteki siyahiyi de bir beyaz subay öldürmüştü.
Lakin beyazi olduğu için beyaz bir adam böyle aşağılık bir suçu zinhar işlemezdi. Bunu yapsa yapsa siyahi adam yapardı. Siyahi adamlar zaten her türlü suçu işler, her türlü cezayı hak ederlerdi.

Fahişelik yapan kadının kadınlığı hoyratça kullanılmaktan örselenmiş, kadınlığı ile para kazanan kadın kadınlığını kaybetmişti. Lakin insanlığı içinde yaşamaya devam ediyor, günahsız siyahiyi polislere teslim etmek istemiyor, kadının benliğinde yapmak zorunda kaldıkları ile yapmaması gerekenler savaşıyordu.

Biliyordu, hem beyaz, hem zengin, hem eğitimli, hem iyi bir aileye mensup, hem de erkek olmak her şeye muktedir olmak demekti ve hem kadın, hem de fahişe olan bir kişinin böyle bir güç karşısında zerre kadar hükmü yoktu.

Biliyordu, hem siyah hem fakir olmak da beyaz adam karşısında hükümsüzdü.

Kadın yılların birikmişliği ile siyahi adamla konuşurken aslında kendisiyle konuşuyor, reva görüldüğü haksızlıklara, itelenmişliğine, yalnızlığına, zavallılığına isyan ediyordu. Annesinin rahmine saklanmak istercesine masa altına girip kendisine sarılıyordu. Delice gülmeleri ağlamaya benziyordu. Sigara içişinde bin bir hırs, havaya savurduğu dumanların arasında binlerce hayal vardı.
Kadın aykırı düşüncelerinden yılmıştı. Düşünmek istemediğini düşünüyordu ama düşünmek istemediğini düşündükçe yarattığı sarmaldan çıkamıyordu.

Sahneye kurulan karanlık odada yıkanan fotoğraflar havuzlardan alınıp kurumaları için ipe mandallanmıştı. Asılan fotoğraflarda herkesin gözü kameraya bir başka bakmıştı.
Sert, çapkın, aciz, dik, eğik…

Kadın biliyordu, yalnızca kitaplar, fotoğraflar ve düşünceler ayakta kalacaktı.
Kadın elinde fotoğraf makinesi ile sahneden izleyicilerin fotoğraflarını çekiyordu. Her flaş patlayışında kadının isyan patlamalarının parlaması gözlerimi kamaştırıyordu.

Fotoğrafı çekilen bizdik. Sağım solum, önüm arkam, hepimiz sobeleniyorduk.
Nasıl bakıyorduk acaba kameraya? Nasıl çıkıyorduk fotoğraflarda? Bizim hayatlarımızın resmi ne kadar siyah, ne kadar beyaz, ne kadar renkliydi?
Bazılarımızın hayatı film yakacak kadar zordu.
Bazılarımızın hayatı ise silik, karıncalı, puslu, buzlu, gri…

***

Ezcümle;
Oyun rahatsızlık vericiydi. Dikenliydi. Batıyordu. Kanatıyordu. Ayna tutuyordu. Sorguluyor, sorgulatıyordu.
Kısacası maksat, sanat ile hasıl oluyordu…

"MADDE 438"
Başrollerinde Gülşen Bubikoğlu ve Berhan Şimşek’in oynadığı 1990 yapımı "Madde 438" filmi, hayat kadınlarına tecavüz suçuna verilen cezada indirim öngören Türk Ceza Kanunu’nun 438. Maddesinin sebep olduğu ve “N.T. Olayı” olarak adlandırılan yaşanmış bir olayı anlatır.

Eski TCK 438. Madde şöyle idi: “Irza geçmek ve kaçırmak fiilleri fuhşu kendine meslek edinen bir kadın hakkında irtikâp olunmuş ise, ait olduğu maddelerde yazılı cezaların üçte ikisine kadarı indirilir.”

O madde artık yok ancak tecavüz şiddeti olanca hızıyla sürüyor. Yasalarımız var ancak uygulanmıyor.

Bir fahişeye tecavüz edip de bunu suç görmeyenlere ise söylenecek tek bir söz var: Beleşçisin Arkadaş!

(Yaşar Can Bağatırlar ve Özlem Özkoşar’ı daha önce Kraliçe Shakespeare oyununun Kraliçe olmak mı, Asla! başlıklı yazısı için TIKLAYINIZ)