SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Sumru ablaya veda, Eşber abi, MİT'çiler ve biz

Yazının Giriş Tarihi: 14.02.2012 11:20

11 Şubat Cumartesi sabah erkenden yola çıktık.

Ferruh, İlhan Abi, Av.Kudret, Edibe, Av.Oğuz, Av. Ümit, Av. Gül, Serdar ve ben.
Canımızı çok sıkan haberle birkaç gün önce yüzleşmiştik.
Sumru ( Yağmurdereli) Abla'yı kaybetmiştik.

Cenaze töreni İstanbul Karacaahmet mezarlığında yapılacak ve Sumru abla ile vedalaşacaktık.
Sumru Abla 9 Şubat gecesi sabaha karşı hayata gözlerini yummuştu. Benim hep gülerken hatırladığım o gülen gözlerini.

Herkes onu Eşber Yağmurdereli'nin kız kardeşi Sumru olarak tanıyor. Bizim için ise Sumru abla işte.

Eşber abi hangi cezaevinde ise Sumru abla o kente yerleşiyormuş.
Doğal olarak Eşber abi Bursa cezaevinde yatmaya başlayınca, Sumru ablanın da yolu Bursa'ya düşmüştü.

Ben, milletvekili adayı olduğu dönemde, birlikte "emek ve özgürlük" kavgasını Bursa sokaklarına anlatırken tanımıştım o sıcacık yüreğini.

Yolda düşündüm.
En son ne zaman görüşmüştük diye.
Yılını tam hatırlayamadım ama sanırım 98-99 yılları olabilir.
Bir gün telefonum çaldı arayan Sumru abla.
Sesi yine sıcacık "Bülentcim görüşmemiz gereken bir konu var" demişti.
"Buyur abla" dedim.
"Telefonda olmaz, filan yerde görüşsek şu saatte" dedi.
Peki dedim ve Sumru abla ile buluştuk.

Eşber abinin arandığı günler.
Nedenini hatırlamıyorum şimdi.
Zaten devlet Eşber abiyi her daim aradığı için ve hapishanede tutmaya çok kararlı olduğu için, neden de gerekmiyordu.
Hatırladığım o yıllarda Eşber abinin "düşünce suçlusu" sıfatıyla sembol isim olmasıydı.

Eşber abinin Bursa'da kaldığı ev tespit edilmiş ve yakalanması muhtemel bir hale gelmiş.
O gece Ankara'ya götürülmesi/gitmesi gerekiyormuş.
Sumru abla bana "götürürsün di mi" dedi.
Küçücük bir tereddüdüm olmadı, "tabiî ki" dedim.

Gece buluştuk ve yola çıktık. İnegöl'de köfte yemek keyfini de unutmadık.
Eşber abi medyada çok sık göründüğü ve tanındığı için, aracımızı bir karanlık köşeye çekip, ekmek arası köftelerimizi yemiştik.

Polatlı'da Eşber abiyi Ankara'dan gelen dostlara bıraktık ve döndük. Sonrasında devlet, gittiği o yerde Eşber abiyi yakalama başarısını gösterdi ve Eşber abinin yeniden cezaevi günleri başladı. Yanlış hatırlamıyorsam Kırşehir cezaevine gönderildi.

Dönüşte Sumru ablayı aradım. "Abla emaneti teslim ettik, dert etme" demiştim.
Yol boyu Eşber abi ile yazmakta olduğu film senaryosunu ve filmin nasıl çekilebileceğini konuştuğumuzu hatırlıyorum.

İstanbul'a Sumru ablanın cenazesine giderken bu günlerimizi hatırladım. Diğer hatırladıklarımın yanında.

Karacaahmet avlusunda dostlarımızla birlikte Sumru ablayı uğurladık.
Sevgili İlkay (Kızılırmak grubu solisti) her zamanki hüznüyle, "Akın abi ( Birdal), Eşber gözlerini şimdi kaybetti dedi. Haklı. En çok Eşber abiye zor olacak" diye fısıldadı. İçimiz ezildi.

Serdar ince bir türkü tutturdu sessizce, "Önce dişlerimiz döküldü sonra saçlarımız, ardından birer birer arkadaşlarımız".

Sumru Ablayı uğurladık soğuk bir İstanbul gününde.
Eminim en çok Eşber abiye zor gelmiştir. Ama bize de zor geldi, yakamızda Sumru ablanın her zaman gülen fotoğrafı asılıyken.

İnsan hakları, eşitlik,demokrasi, barış mücadelesi denildiğinde Sumru ablayı hep hatırlayacağız.
Yol boyu Sumru Abla ile ilgili anılarımızdan bahsettik hep beraber.

MİT'ÇİLER ARANIYOR!

Aracımız İstanbul yolunda, sabah erken saatlerde gazeteler elimizde.
Özel yetkili savcılar MİT'in başındaki Hakan Fidan başta olmak üzere MİT görevlileri hakkında yakalama emri çıkartmış.

Araçta sıkı bir espri mevzusu gidiyor.
Merak konusu, "Acaba Hakan Fidan nereye saklanmıştır?".
Tahminler muhtelif. Her tahminde bir cenaze törenine gitmekte olan bir topluluğa yakışmayacak düzeyde gülüyoruz.

Sırayla değerlendirme yapıyoruz.
Benim değerlendirmem birçoğu ile aynı. Bir yanda AKP (ya da Tayyip Erdoğan), öbür yanda Cemaat (ya da Fethullah Gülen) çekişiyor, çatışıyor, kavga ediyor ya da "güç gösterisi" yapıyor.

Gülümsüyorum bir taraftan. Memleket öyle bir hale geldi ki iki cenah kaldı sanki. Yani AKP ve Cemaatçiler. Siyaset sahası boş kalınca kendi aralarında "top çevirmeye" başladılar.

Her şey çok hızlı.

Özel yetkili savcılar, hükümetin kolladığı MİT'çileri ifade için İstanbul'a çağırıyor. Aynı anda Cemaatçi olduğu ileri sürülen İstanbul Emniyeti şube müdürleri görevden alınıyor. Hızla Hükümet ilgili bir kanun hazırlayarak, MİT'i kollayan değişiklikler yapacağını açıklıyor.
Gelişmeler baş döndürüyor. MİT'çileri yakalatma kararı alan özel savcı görevden el çektiriliyor.

Bu arada CHP Genel Başkan'ı Kılıçdaroğlu Muğla'da deve güreşleri müsabakası izliyor. Cemaat ile AKP "tek kale deve güreşi yapıyor" aynı sıralarda.

Yol boyunca değişik senaryoları konuşuyoruz.

Zaman,Taraf gibi gazeteleri okuyarak durumu kavramaya çalışıyoruz.

Cemaatçiler, özetle "MİT, KCK'yi kurdu" filan demeye getirerek taaruzlarına gerekçe oluşturuyor.

Hükümet yanlıları ise "Cemaatçiler'in İsrail ile işbirliği yaptığına" kadar getiriyorlar söylediklerini, savunmalarını.

Oğuz hemen bu görüşe atlayarak destek sunuyor.
"MİT'in başına Hakan Fidan getirildiğinde İsrail şiddetle itiraz etmişti" diyor. Birisi de ekliyor "Mavi Marmara olayında F. Gülen İsrail'i kollayan açıklamalar yapmıştı". Hükümet haklı galiba.

Aslında gereksiz ve tuhaf bir şekilde şu soruya yanıt aranıyor. Haklı olan kim?
Aslında haklı olan falan yok. Güçlü kim?

Ben çok bilinen görüşlerimi bir kez daha söylüyorum.
Bu durum Cemaat ile Hükümetin "Kürt meselesi" ile ilgili farklı düşüncesinin çatışmasıdır.

Cemaat Kürt meselesinde daha güvenlikçi ve sertlik yanlısı tutumda, kadrolarını bu amaçla Kürt illerine gönderdi.

Hükümet ise; daha "diyalogcu" bir yerde durmaya çalışıyor. Kürt meselesi üzerinden iktidardaki "koalisyon" çatışıyor. Taraflar etki alanı, güç alanı yaratmaya ya da genişletmeye çalışıyor.

Gerçi bu değerlendirme AKP'nin Hükümet kanadını aklamaya yarayan bir saflık oluşturuyor benim açımdan ama ne yapayım fotoğraf bana böyle görünüyor.

Taraf'da Ahmet Altan, Cemaat için "ya kazanacaklarına çok eminler ya da her şeyi kaybetmeyi göze almalarını gerektiren bir tehditle karşı karşıya olduklarını düşünüyorlar" diyor. Ben ondan daha iyi bilecek değilim ya.

Bildiğim tek şey var oysa.
Mevcut AKP hükümetinin hem Cemaat hem de Hükümet tarafının çimentosu ABD'dir. ABD'nin şimdilerde Suriye nedeniyle bu hükümete ihtiyacı vardır. Bu nedenle bu "iç kavga erken biter". Aksi durumda ABD her iki tarafında "burnunu sürter" bence.

Uzun vadede ne olur?
Yolculukta görüşümü söyledim.
Burada da yazayım.
Öyle bir "cezaevi torbası" oluştu ki aslında, içinde herkes var. Bir tek Hakan Fidan eksikti.

A.Öcalan, İlker Başbuğ, Aziz Yıldırım, Mehmet Haberal, Cüppeli Ahmet Hoca, CHP ve MHP milletvekilleri, tutuklu birçok general, bizim açımızdan Nedim Şener, Ahmet Şık, bir çok aydın, sendikacı, üniversite öğrencisi.... Burada benim unuttuğum ama sizin sayabileceğiniz bir çok kişi hapishanede.

Yakında bize bir GENEL AFFI tartıştırmaya başlarlarsa hiç şaşırmam.

Bu tutuklamaların "dibi neresi?" kestirebilen varmı?
Af açısından herkesin şiddetle itiraz edeceği birçok isim olabilir.

Ama torbanın içinde herkesin aynı zamanda itiraz edemeyeceği isimler de mutlaka olacaktır.
Hepimiz yutkunarak bile olsa, bu öneriden kaçamayacağımız bir noktaya hızla gelebiliriz. İşte bu nokta benim açımdan gerçekten "yetmez ama evet" noktası olabilir. Sizi bilemem.
Belki "toplumsal barış" buradan çıkabilir diye yine boş bir umudun heveslisi olabilirim.

Şimdi ben niye böylesine "uçuşmalar" yaptım ki.

Sanırım "Siyaset bilmez" köşe yazarımız sevgili Mustafa (Özdal) gibi gerçeklerle örtüşmeyen "küçük hesap" yazıları yazmamak için.

Memleket bu gündemlerle "kabarıyor" iken şimdi ben burada "şu mahalledeki delege seçimlerinde şöyle oldu" türünden "ısmarlama yazılar" yazmayı kendime nasıl yakıştırayım. Mustafa işin kolayına kaçabilir. "Yazı kabızlığı" oluştukça kendisine "sufle veren" siyaset esnafının ticari yazılarını yazıp köşesini doldurabilir ama bu tarz bize yakışmaz.

Merak edenler için sevgili Mustafa'nın (Özdal) bu ve benzer türden ısmarlama yazılarına "Biz siyaset yapıyoruz, sen ticaret yapanların çevresinde turluyorsun" türünden "Siyaset mi, ticaret mi?" başlıklı bir yazı yazmıştım.

Köşeleri kaplayan "yalan-yanlış" her yazıdan sonra bir kez daha okunabilir.

Her seferinde "düzeltme yapmak" artık yorucu oluyor.