SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Pınar Selek

Yazının Giriş Tarihi: 28.01.2013 10:06

Hrant İçin, Uğur Mumcu için adalet arayışı sürüyor. Katiller ve arkasındakiler ortada yok ancak gelenekselleşmiş yürüyüşler sürüyor. Yürüyoruz işte bir işe yaramayacağını bildiğimiz halde. Cinayetlerin aydınlanacağına dair neredeyse kimsede umut kalmadı aslında. Ama yürüyoruz işte; çaresizlikten.

Hrant katledildiğinde dönemin İstanbul valisi şimdi İçişleri Bakanı.

Soruşturmayı engellediği iddiası ile hakkında suç duyurusunda bulunmuş Hrant'ın ailesi. O yetki ile engelleyenler bu yetki ile aydınlatır mı hiç cinayeti? Hiç inandırıcı değil. Umutsuzluk buradan sanırım.

Hak ihlalleri ve baskılar düne ait değil ki, bugün de sürüyor.

Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukatlara ve müzik grubu Grup Yorum'a yapılan baskınlar, hırpalamalar, gözaltılar ve tutuklamalar muhalefete yeni bir "gözdağı havasını" bir kez daha yarattı. Hem de "kozmik bilgiler", "ajanlık" falan gibi enterasan açıklamalarla. Neresinden baksan komik yani. Polisiye dizilerin beylik replikleri emniyet açıklamalarına yansır oldu.

Medyanın gündemine ne kadar girebildi bilmiyorum ama tutuklamaların üstündeki tozu kaldırdığımızda altından "kent yağması" çıkıveriyor.

ÇHD'li avukatlar İstanbul'un rantsal değeri yüksek olan Küçükarmutlu'daki kent yoksullarının barınma hakkı için hukuksal destek sağlamak gibi "büyük bir suçun" ortağı olmuşlar aslında.

ÇHD'li avukatlar tutuklanır tutuklanmaz hemen Küçükarmutlu kentsel dönüşüm bölgesi ilan ediliverdi. Sonradan öğreniyoruz ki gözaltında ÇHD'li avukatlara ajanlık, kozmik bilgiler falan gibi suçlamalara dair hiç bir soru sorulmamış bile.

ÇHD Genel Başkanı Av. Selçuk Kozağaçlı ajanlık suçlamalarına öfkeyle cevap verdi. Şöyle dedi:

"Amerika izin vermeden tuvalete gidemeyen, Amerika şifresini söylemezse uçağını uçuramayan, kendi ülkesindeki NATO üslerinin rica minnet kapısından geçemeyen, makamını, eğitimini, aklını, servetini, rozetini emperyalizme borçlu olan sizden mi öğreneceğiz kimin ajan olduğunu? Burada özgürlük yok diye kendi çocuklarını Amerika'da okutanların polisi mi bize başka ülkeler lehine faaliyet öğretecek? Bizi de kendiniz gibi beyzbol sopası ile terbiye olacak mı sandınız? Haddinizi bilin."

Yine onun sözleriyle; "Biz halkın avukatlığı ile uğraşıyoruz. Zorunuza mı gidiyor. Gitsin. Zaten biz de onun için uğraşıyoruz."

Eskiden Türkiye'de "solcu olmak" belli sıkıntıları peşinen kabul etmek anlamına geliyordu.

Haksızlıklara karşı çıkmanın devlet katında doğrudan bir karşılığı vardı: Devlet düşmanı, örgüt üyesi, vatan haini! Falan gibi. Bunların hepsi anlaşılabilir. Sonuçta "tekere çomak sokmuşsun ve devletin hışmına uğruyorsun". Olur yani, çünkü solcusun.

Laf solculuktan açılmışken. Gerçi ahali bu sıralar solcuları da pek anlayamıyor. Kim solcu, ne kadar solcu, niye solcu, nereye kadar solcu? Karıştı her şey birbirine.

12 Eylül darbesine kadar solun her rengi anti-militarist, anti-faşist idi, demokrasi, barış, özgürlükler temelinde aynı saflarda toplanabiliyordu.

Şimdilerde artık öyle değil...

AKP karşıtlığı ve Kürt sorunu, 1980'lere kadar birlikte gelen sol-sosyalist partileri, hareketleri ve kişileri farklı yönlere savurdu. Bir bakıyorsun AKP'ye Anayasa referandumunda "yetmez ama evet" diyerek dolaylı destek verenler farklı düşünenlerin solculuğunu kantara çıkarıveriyor.
Siyasi olmaktan öte, başlı başına bir psikiyatrik bir bakış açısı olan bu durumu, eski günlerin hatırına sineye çekelim diyorsunuz. Susup gülümsüyorsunuz.

Diğer yandan, Tayyip Erdoğan'ın her dediğine karşı bir "çıkış noktası" bulmaya çalışan CHP içinde kendini "ulusalcı" diye tanımlayan arkadaşlar, sıra Kürtler'e gelince AKP ile "somun-cıvata" uyumu içine giriveren görüşler beyan edebiliyor. İşte en sonuncusu. Milletvekili Birgül Ayman Güler, zaman tüneline girip taaa 1930'lara gitti.

"Türk Ulusu ile Kürt Milliyetini eşit, eş değerde gördüremezseniz!" deyiverdi. Sonra da bugün açıklama yaparak; "benim açıklamalarım karşısında bana ayrımcı, ırkçı, nefret söylemi yapıyorsun diyenler hemen benden özür dilesin" dedi. İyi mi?

Biz çoktan özür diledik ama sayın milletvekilinden değil.

Merak ettim aradım. Baktım ki Meclis'te bu söylem ilk değilmiş.

Birgül Hanım aslında; 1920'lerden ölene kadar (1943) İzmir Milletvekili olan Adalet Bakanı ve Kurtuluş Savaşı kahramanı Mahmut Esat Bozkurt'un sözlerini çağrıştırıyormuş. Bozkurt 1930'larda Türk kimliği meselesine şöyle katkı yapmış:

"Türk bu ülkenin yegâne efendisidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı!"

Sanırım bu cümleler Kurtuluş Savaşı'nda bağımsızlık için birlikte savaşılan Kürtler için kurulmamıştır. Belki de o dönemin "İstanbul azınlıklarına" dairdir, tam anlayamadım. Ama neresinden baksanız ırkçılık işte.

Anladım ki Birgül Hanım, aradan 80 yıl geçtiği için daha kibar(!) biçimde ifade etmiş düşüncelerini. Ama belli ki yüreğinde bir "Bozkurt" var ve fışkırıyor işte. Bu nedenle olsa gerek Birgül Hanımı en çok MHP'liler alkışlamışlar.

Neyse, ben bunları değil aslında Pınar Selek'e uygulanan hukuk cinayetini yazacaktım. Ama laf nerelerden dolaştı işte.

En iyisi işin kolayına kaçayım. Bursa'da aylık bir düşünce dergisi çıkıyor. Adı, Havadis 16.
Sevgili Cennet Cankılıç ve Özlem Yağmur Buğday çıkarıyor bu dergiyi. Ben de şimdilik "Abdurahman Çelebi" kontenjanından, soldan soldan yazıyorum bu dergide.

Geçen ay, henüz Pınar Selek duruşması yapılmadan iki satır yazmıştım. Maalesef duruşma yapıldı ve tam bir hukusuzluk örneği sergilendi. İleri demokrasi işliyor yani.

Şöyle yazmışım.

BİR SİMGE, BİR PORTRE, BİR MUHALİF, BİR KADIN: PINAR SELEK

Devletin "sahibi" değişir, kuraldır; bir tek şey değişmez. Eski, yeni farketmez "sahipler" muhaliflerini hiç sevmez.

Dün kendisini devletin sahibi sananların en azından bir kısmı bugün Silivri'de. Devletin "yeni sahiplerinin" kendileri hakkında vereceği kararı bekliyor.

Bu bekleyişe ne acı ki düşünen, yazan-çizen, kafa yoran, ülkesini seven ,namuslu ve temiz bir çok insanda "ortak edilmiş" durumda.

Evet, AKP devletin yeni sahibi.
Evet, muhaliflerini sindirmeye çalışıyor.
Evet, düne dair bir çok hukuksuzluk var.
Ama bugün yaşananlar "rövanş kazanmanın" dışında bir anlam taşıyor mu?
Evet, bence bir anlam daha taşıyor. Hukuksuzluk bugün de sürüyor.
Ne yazık ki bir de her dönem adalet arayanlar mutlaka oluyor.
Sadece "adaleti arayanlarla","adaleti aratanlar" yer değiştirmiyor. Maalesef ki bir de her dönem adalet arayanlar var.
İşte onlar "gerçek muhalifler".
Nasıl tanırız onları?
Onları tanımak çok kolay. Devletin sahipleri değişir ama onların adalet arayışı değişmez. Biraz yüreğinizle bakın,hemen tanırsınız.
İşte onlardan birisi de Pınar Selek.
Artık bir simge, bir muhalif, bir kadın olmanın ötesinde bir anlamı oldu Pınar Selek'in. Devletin eski sahiplerine de, yeni sahiplerine de karşı adalet arayışının sembolü oldu.

PINAR'IN ÖYKÜSÜ

Yaşanalar taaa 1998'e uzanıyor.
Sosyolog ve aktivist feminist Pınar Selek, bir gün siyasi ve hukuki bir entrikanın kurbanı olacağını hiç düşünmüş müdür acaba?
Her muhalif gibi aklına gelmiştir sanırım.
Ama bu kadar acımasız,bu kadar hukusuz olacakları aklına gelmemiştir herhalde.
Çünkü "demokratlık","devlet olana" kadar sürüyor.
Sonra, devlet olunca bildik mekanizmalar her zaman ki gibi çalışmaya başlıyor.
Pınar Selek muhalif, aktivist, yürekli ve namuslu. Bir kusuru var ama, sistemin "kırmızı çizgilerinde dolaşıyor"

Sokak çocukları, travestiler gibi toplumun dışladığı insanların yanında duruyor hep Pınar Selek. Sokak çocukları için atölye kuruyor, onları hayata, hayatı da onlara yaklaştırmaya çalışıyor.
Ezilmişlerin, seslerini duyaramayanların destekçisi olmaktan hiç vazgeçmiyor.

Kürt sorunuyla ilgileniyor.Yıllardır süren bu savaşın nedenini anlamak ve anlatmak için pek çok görüşme gerçekleştiriyor. Barışmak için konuşmanın ve dinlemenin şart olduğunu anlatıyor hep.
Ne oluyorsa bundan sonra oluyor zaten.

Kürt sorunuyla ilgili yaptığı araştırmalar nedeniyle gözaltına alınıyor. Ondan, görüştüğü Kürtler'in isimlerini vermesi isteniyor.

Susuyor. O susunca işkenceciler konuşuyor. Tutuklanıyor ve hakkında "örgüte yardım ve yataklık"tan dava açılıyor.

Buraya kadar bildik mekanizmalar çalışıyor yani. Ama mekanizmalar durmuyor.
Tutukluluğunun birinci ayını doldurduğu hapishanede, gözaltına alındıktan iki gün önce Mısır Çarşısı'nda meydana gelen patlamadan sorumlu tutulduğunu öğreniyor. Patlamadan sonra gözaltına alınan Selek'e sorgusu sırasında konuyla ilgili tek bir soru bile sorulmuyor.
Daha tuhaf olanı ise, olay yeri raporlarlarına göre patlamanın nedeni bomba da değil.
Buna rağmen eski bir örgüt üyesi olan Abdülmecit Öztürk'ün, "Mısır Çarşısı'na bombayı Pınar Selek'le beraber koyduk" şeklinde verdiği polis ifadesine dayanılarak dava açılıyor.
Patlama ile ilgili raporlar "bomba değil, tüp" diyor ama yinede dava açlıyor.
Öztürk mahkemede Selek'i tanımadığını ve ifadesinin işkence altında alındığını söylüyor.Ayrıca mahkemeye sunulan üç ayrı bilirkişi raporları da patlamanın kaynağının bomba olmadığını ortaya koyuyor.

Anlamayanlar ya da anlamamak için ısrar edenler için tekrar edersem.
Pınar hapiste televizyon izlerken, 9 Temmuz 1998'de Mısır Çarşısı'nda yedi kişinin ölümüne neden olan bombayı yerleştirmekle suçlandığını öğreniyor. Oysa daha sonra yapılan ekspertiz raporlarında patlamanın bomba değil, gaz tüpü patlamasından kaynaklandığı sonucu rapor ediliyor. Üstelik, bu bombayı, Pınar'la birlikte yerleştirdiğini söyleyen bir adam, ardından işkence altında yalan söylediğini mahkemede itiraf ediyor.

Pınar Selek iki buçuk yıl hapiste kaldıktan sonra 2000 yılının Aralık ayında serbest bırakılıyor ve beş yıl süren bir dava sürecinin ardından 2006'da beraat ediyor.

Ancak "kusur işlemeye" devam ediyor.
Kendisine uygulanan tüm baskılara rağmen, aktivistliğinden hiçbir zaman vazgeçmiyor ve 2001'de Amargi Feminist Kooperatifini kuruyor.

2009'un Mart'ında aslında kapanmış olması gereken davası yeniden açılıyor ve bu kez ömür boyu hapis cezası talebiyle karşı karşı kalıyor.

Safını her zaman ezilen ve dışlananın yanında durarak belli etmiş bir insan hakları savunucusu, feminist, yazar ve sosyolog Pınar Selek'in toplum önünde "bombacı" ilan edilmesi işte bu şekile gerçekleştirilmek istendi.

Tüm toplumdan ve bizlerden, yüreği insan sevgisiyle dolu bir barış gönüllüsünün, can alan bir katil olduğuna inanmamız beklendi. Suçsuzluğunu kanıtlayan onca delil ortadayken...

Tıpkı yılların işkencecisi Hanefi Avcı'nın "aslında bir devrimci olduğuna" inanmamızın istenmesi gibi.

Nasıl ki Hrant Dink ülkesini çok sevmesine rağmen hainlik ve düşmanlıkla itham edildiyse, Pınar Selek de gönlü barış ve kardeşlikten yana atan bir insan hakları savunucusu olmasına rağmen katil ilan edildi. En ölümcül yarayı alacakları yerler özenle bulunarak, seçilerek saldırıya geçildi.
Dava, Mısır Çarşısı'nda on üç yıl önce yaşan bir patlama olayı. Emniyet olayın hemen başında "gaz sıkışmasından dolayı patlama" olduğu yönünde çalışma yaptı. Fotoğraflar çekti. Raporlar düzenledi.

Sonra ne oldu?

İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, Pınar Selek'in tam üç kez beraat ettiği Mısır Çarşısı davası ile birleşen diğer yan davalardaki usul eksikliklerinin tamamlanmasına ilişkin son duruşma olacakken, 9 Şubat 2011 tarihinde kendi verdiği nihai beraat kararını yetkisi olmadığı halde geri aldı. Hem de hakimi değiştirerek.

Bu yargı skandalına Türkiye'nin dört bir yanından tepkiler yağdı. Bir o kadar destek de yurtdışından geldi. Ama mekanizma çalışmaya devam etti ve Pınar Selek yine yargılanıyor.
Özetle; devletin yeni sahipleri eskilerini aratmadı, aratmıyor.

Kısacası, on dört yıl önce başlayan Selek davasından beri değişen bir şey yok. Hatta bugünkü durum daha da vahim. AKP hiç çekinmeden, ülkeyi iç savaş girdabından çıkartmak için çaba gösterenlere karşı karalama ve sindirme kampanyasına devam ediyor, her tür hukuksuzluğu yürütebiliyor.

Yani mesele sadece Silivri değil. Mesele topyekün muhalifler.

Ülkemizde son yıllarda yaşanan sıradan faşizm örnekleri giderek büyüyor. Keyfi tutuklamalar, devletin acımasızlığı, nefret kusan ırkçı gösteriler, sözler, medyadaki genel otosansür uygulamaları (yerel medyanın "gönüllü hizaya geçme" ve "gönüllü ayağını denk alma" meselesi başka bir konu) derken, "ileri demokrasimiz" inanması güç bir kara sayfaya daha şahit olmakta...

Artık o bir sembol. Pınar Selek.

Biz onu Av. Alp Selek'in kızı diye tanımıştık. Şimdi Alp Selek, Pınar Selek'in babası oldu.

Kadınsan, muhalifsen, barış gönüllüsüysen, savaşa karşıysan, yoksuldan-ezilenlerden yanaysan işin zor yani.

Eminim tarih bir yerlere yazacak tüm bunları.