SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Liberalizm ve 'Aile Sigortası'

Yazının Giriş Tarihi: 25.04.2011 18:19

En başında söylemeliyim, bu yazı aile sigortasını tartışmak üzere yazılmaktadır. Ancak CHP aday listelerinde oluşan "tuhaflığın" aile sigortasının yoksullukla mücadele açısından önemli bir girişim olmasını "bulandıracağı", inandırıcılığını yitireceği kaygısıyla kısa bir girizgah yapmak gibi bir zorunluluğu da hissetmekteyim.

Şimdi CHP aday listelerinde "merkez sağ" adayların yer alması politik bir kırgınlık yarattı, bu açık. Bu kırgınlığın hafifletilmesi için parti yöneticileri kendi meşreplerince bazı açıklamalar yapmaktalar, bu da anlaşılabilir bir durum.

Ancak bu açıklamalar bazen tarih, bilim, siyaset kurgusu ve ideoloji açısından tuhaflaşmakta ki, işte anlaşılamayan yerde burası.

Hadi karnımızdan konuşmayalım, açık ifade edelim.

Bursa CHP listesinin üst sırasında yılların yeminli sol düşmanı Turhan Tayan'ın yer alması parti yöneticileri, aktivistleri ve seçmeni tarafından en hafif deyimle "uygun" bulunmamıştır, tuhaf karşılanmıştır.

Bursa'daki yerel medyanın çabaları, parti yöneticilerinin durumu yumuşatma istekleri ile buluşunca taban açısından bir "kabullenme" hali oluşmuştur diyebiliriz.

Ancak "kabullenme" başka bir şeydir, "sahiplenme" başka bir şey. Umut ediyorum ki bu kabullenme hali sahiplenme haline dönüşmez.

Açık söylemek gerekirse CHP tabanı ve seçmeni açısından "yetmez ama evet" noktasına gelinebileceğini öngörmüştüm ancak bu durumun bu kadar kısa sürede oluşabileceğini öngörememiştim.

Bu "kabullendirme" hali için ifade edilen bazı kavramların tuhaflığı da ayrı bir konu.

Mesela "Atatürk liberaldi, Celal Bayar ile birlikte ulusal kurtuluş mücadelesi verdi, liberalizmi geliştirmek için İzmir İktisat Kongresi'ni topladılar" diyerek Celal Bayar- Turhan Tayan siyasal geleneğinden hareketle  "bu durumda bizde Turhan Tayan'ı listelerimize alabiliriz" açıklaması tuhaf ötesidir.

Bir defa ciddi tarih ve ekonomi bilmemek gibi bir tuhaflık vardır, fazla zorlama bir değerlendirmedir. Komik kaçmıştır. Birçok nedenle durum maalesef böyledir.

Birincisi Mustafa Kemal ekonomide liberal değil devletçi bir ekonomik yapı kurgulamıştır. Değişik sağ hükümetler tarafından sonradan satılan Sümerbank fabrikaları, şeker, çimento, demir-çelik fabrikaları vb kuruluşlar bu dönemde devlet eliyle kurulmuştur.

İkincisi İzmir İktisat Kongresi liberal hedeflerden çok "milli burjuvazi yaratmak" için dönemin kapitalizmi içerisinde "sermaye birikimi" sağlamak için toplanmıştır. Cumhuriyet dönemi ekonomik yapısını lise yıllarında okuduğum Server Tanilli'nin "Devlet ve Demokrasi" kitabından öğrenmiştim. Meraklısına öneririm. Öneririm ki tuhaflıklar bir son bulsun.

Turhan Tayan'ın "kendini kabullendirme" dili de ayrıca değerlendirmeye değer ancak bu yazının konusu değil.

CHP tabanını ve aktivistlerini  "Atatürkçülük" söylemi ile "tavlamaya" çalışması da ayrıca manidar.

Birileri unutmuş olabilir ancak ülkemizde "siyasal gericiliği" en çok kendi hükümetleri döneminde beslediklerini biz unutmadık. 28 Şubat sürecinde aldığı roller açısından da ne kadar özgürlükler karşıtı post-modernist darbeci olduğunu da herkes biliyor, ancak bu da bu yazının konusu değil.

Seçim döneminde ağzından asla "emek/emekçiler" ve "özgürlük" kelimelerini duymayacağımıza eminim. Sağ ve sığ Atatürkçülük söylemleri de inandırıcılık sağlamayacaktır.

CHP yerel yöneticilerine, aktivistlerine ve seçmenine bu konuda önerim şudur: kabullenseniz bile sahiplenmeyin.

Bana sorduklarında kısaca şöyle diyorum: Turhan Tayan Genel Başkanın bize "emanetidir". Biz emanete özen gösteririz. En çok sayın Tayan'a özen göstereceğiz. İncinmemesi için, kırılmaması için, ezilmemesi için en büyük özeni göstereceğiz.

Emaneti teslim edene kadar koruyup-kollayacağız. Ciddi devlet deneyimleri bizi ilgilendirmiyor, onun başında olduğu dönemlerde devletin neler yaptığını biliyoruz - 28 Şubat'ta dahil buna-, biz özgürlükler ve emek mücadelesi peşindeyiz."

Bu kadar basittir yani durum benim açımdan. Uzatmayayım.

YOKSULLUKLA MÜCADELE AÇISINDAN AİLE SİGORTASI

AKP finansmanı nerede diye soruyor!

AKP vatandaşlık nedir, bir anlatsan diyor. Yine AKP iş bitirici, makam kuşatıcı, güç toplayıcı olabildin mi diye soruyor!

CHP'nin şubat ortalarında, bir grup ekonomi yazarına açıklamayla kamuoyuna duyurduğu "Aile Sigortası" başlıklı önerisi, gazete ve televizyon programlarında epeyce yankı buldu.

Şimdi siyasetin hay-huyu içinde cılız görünse de seçim meydanlarında anlatılıyor aile sigortası. Toplumun yoksul kesimleri bu projeyi dikkatle dinliyor.

CHP'nin Aile Sigortası'yla ilgili önerisi, öncelikle bu kadar yoksulun ve işsizin olduğu, bu kadar acı insan manzaralarının yaşandığı bir toplumda sosyal devlet ve sosyal adalet anlayışı açısından ilkesel anlamda son derece doğrudur.

CHP'nin hazırladığı Kitapçık, bilinen acıklı manzarayı ortaya koyuyor: Hesaplamalara göre değiştiğine dayalı olarak rakamlar oynak; yine de 10-17 milyon insanın yoksul, 3-5 milyon insanın işsiz, 5 milyona yakın insanın yaşlı, 8-9 milyonun engelli olduğu, sosyal güvenlik sisteminin herkesi kapsamadığı, dağınık bir sosyal yardım sisteminin uygulamayı zorlaştırdığı, yapılan yardımların hak olmayıp keyfi bir nitelik taşıdığı bir ülkede, sosyal yardım ve hizmetleri, hem vatandaşlık hakkına bağlamak hem Aile Sigortası Kurumu gibi bir çatı altında birleştirmek olumlu bir adımdır.

Uygulamayla ilgili ayrıntıya girmeyeceğim; çünkü önerinin anlamını tartışmak istiyorum. Bu nedenle Aile Sigortası'yla ilgili AKP'den gelen eleştiriler ve basında çıkan yazılarda, yok hesaplamaların yanlışlığı ve bütçeye binecek yükün büyüklüğü, yok bu ödemeler yapılırken asgari ücret alanlara ne deneceği, yok bunun insanları işgücüne katılmaktan alıkoyacağı gibi tartışmalar açıkçası bana bir şey ifade etmiyor.

Açık olan şu ki, Aile Sigortası farklı koşullarda farklı ödemeler öngörüyor, yani ailenin durumuna göre değişen bir destek söz konusu ve buna göre finansal kaynağı açısından hesaplamalarda bir yanlışlık yok. Önemli olan yoksullukla mücadelede yoksullardan yana tutum alıp/almayacağın.

AKP kendi zenginini yaratmaya ve daha da zenginleştirmeye devam ediyor, biz yoksullara "sadaka" anlayışı dışında bir destek geliştirmekten yanayız.

Ancak hepsi bu mu? İlk olarak, nüfusun yarısının geçim sıkıntısı çektiği, tarım dışında çalışanların en az yüzde 30'unun kayıt dışı çalıştığı, ücretli çalışanlar içinde 5-6 milyonun asgari ücret civarında bir ücret aldığı bir ülkeden söz ediyoruz.

Yani yapılan yoksulluk araştırmalarında yoksul görünmeyen birçok ailenin,- geçim sıkıntısı da bunu gösteriyor- aslında yoksul olduğunu kabul etmek durumundayız. 

Bu durumda, aileye yapılan ve ailenin toplam gelirinin birey bazında yoksulluk eşiğinin altında olmasına bağlanan desteklerin fazla bir anlamı olmayacağı ortada.

Tabii, 50 liralık bir ödemeye ihtiyaç duyan ve bunu almaya koşan insanların olduğu bir ülkede, ailenin durumuna göre verilecek 100- 200 liranın bir anlamı olmayacağını söylemek pek doğru görünmüyor; ama öyle.

Diğer yandan kaynak meselesine daha kapsamlı yaklaşılabilir. Bunu gidermek adına finansman sıkıntısını çözecek anlamlı bir yol gösterilebilir.

Örneğin bütçenin fakirliği ve harcamaların kısıtlılığına yol açan temel sorun vergi gelirlerinin yetersizliğidir. Bu nedenle, gelir ve kurumlar vergisi gibi doğrudan vergilerin ne kadar arttırılacağı, vergi kaçağının önlenmesi açısından neler yapılacağı gibi hesaplamalara gidilebilir. Hem çok daha gerçekçi bir kaynaktan söz edilmiş hem de sosyal devlete ve sosyal adalete çok daha yakışan bir fikir ortaya konmuş olur.

Bir örnek, bırakınız İsveç gibi sosyal devlet anlayışıyla farklılaşmış bir ülkeyi (GSMH'nın yarısı vergi geliri olarak devlete aktarılıyor), liberal anlayışıyla öne çıkan ABD'de bile vergi gelirinin % 43'ünün gelir ve kurumlar vergisinden oluştuğunu görüyoruz.

Bizde ise doğrudan vergiler  % 23 dolayında kalırken, tüketim üzerinden alınan dolaylı vergiler % 72'leri bulmuş durumda. Hani her alanda ABD'yi örnek gösterenlere, CHP, en azından bunu hatırlatmış ve burada yapılması gereken değişikliklerden söz etmiş olurdu. Böylece önerinin inanılırlığı da, getireceği yararlar da farklı olurdu.

Ayrıca; Aile Sigortası, ancak en başta istihdam artışını sağlamaya yönelik önlemlerle anlam kazanabilir. Çünkü yoksulluğun yardımlarla sürdürülmesi değil, azaltılması amaç olmak durumundadır. Bu nedenle de, istihdam artışı sağlanmasından başka bir yol düşünülemez.

Bugün AKP iktidarına yönelik eleştirilerimizin başında, sosyal politikaların sosyal eşitliği sağlamaya yönelik asıl amacının görmezlikten gelinerek devlete bağımlılığı ve yoksulluk kültürünü kalıcı hale getiren anlayış gelmektedir.

AKP daha çok yoksul yaratıp, yoksulluğu yönetme becerisini geliştirmektedir. Liberal anlayışa özgü bu yaklaşımın Aile Sigortası'nda da ortaya çıkmaması için, yoksulluğu azaltacak önlemlerin çok daha önemli ve somut politikalarla gündeme gelmesi beklenmelidir.

Örneğin, en başta kamu istihdamının artırılması, taşeronla çalışmanın sınırlanması, ya da buralarda çalışanlar için de aynı hakların güvence altına alınması ve en azından belirli büyüklükteki işletmelerde çalışma saatlerinin azaltılması gibi önlemleri düşünmek, sosyal devlet ve sosyal adalet ciddiye alınacaksa kaçınılmaz görünmektedir. Bu amaçla söyleme dönüşe "taşeronlaştırmayı kaldıracağız" yaklaşımı daha kapsamlı ele alınmalıdır.

Aile sigortası CHP'nin yoksullukla ilgili ciddi bir çözüm önerisidir. Yoksullarla buluşma ve yoksulluğu çözmek açısından önemli bir adımdır. Bunu anlatacak adayların inandırıcılıkları ile buluşabilirse karşılık bulacağı çok açıktır. Yoksulluğu yaratanların ise yoksulluğu çözemeyeceği ortadadır.