SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Herkesin Kürdü kendine!!!

Yazının Giriş Tarihi: 17.08.2012 07:08

ABD, BOP, Libya, Irak, Barzani, Bayan Clinton, Obama, beyzbol sopası, petrol kaynakları, sıfır sorun, Esad, sözde Özgür Suriye Ordusu, Hatay, silah yardımı, vahşet, Dışişleri Bakanı, Davutoğlu, PYD, Suriye'deki Kürtler, PKK, AKP, silah, bomba, çatışma türünden kodları yan yana getirip bir "güncel değerlendirme" yapmak mümkün olabilirdi.

Hepimiz biliyoruz ki sorun sadece Suriye'deki iç savaş koşulları değil.

"Burnumuzu buralara fazlasıyla sokunca" başka kodları da "derinleşerek" yaşamaya başladık.

Şemdinli, Hakkari'de karakol baskınları, Foça'da PKK saldırıları, vur-kaç yerine vur-kal, yaşamını yitiren gencecik askerlerimiz, şiddet, çatışmalar, ağlayan analar, yıllardır tekrar tekrar söylenen hamaset nutukları, hesap sormalar, Kürt yoksullarının sınırda sigara kaçırırken vurulması, İstanbul'da inşaat şantiyelerinde linç edilmeye çalışan yoksul gurbetçi Kürt işçiler, taahamülsüzlük, öfke, şiddet, ötekileştirme...

Son olarak PKK tarafından kaçırılan CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, AKP vekili Şamil Tayyar tarzı "siyaset biçimi" , Hüseyin Aygün'ün serbest bırakıldığına pişman edilmesi, Başbakan, MHP, Bülent Arınç, Bursa medyasında sorunu bir kalemde çözen köşe yazarlarımız...

Bunlar da bize ait kodlar. Sizde arttırabilirsiniz bu kodları. Gerçi kodların bütünü bize ait ya... Sorun şu : biz neredeyiz?

Üç-beş gün dinlenelim diyerek kendimizi tatile vurduk ama gündemden gözümüzü ayıramadığımız için yanımıza aldığımız kitaplara bile göz atma şansımız olmadı.

Malum, "sıcak gündem" Suriye meselesi iken birden yeniden "Kürt Sorunu" önemli başlık oldu. Düne kadar sadece "PYD ne yahu?" diye konuşurken şimdi bir de "PKK ne yapıyor?" ile ilgili olduk.

İlgili olunca yanımda okumak için bekleyen kitaplardan birisine elim gitti.

Kitabın adı: " Kürt Sorunu ve Demokratik Özerklik" Yazar : Mustafa Sönmez. Cumhuriyet Gazetesi ekonomi yazarı. Öğretim Görevlisi. Yayınevi : nota bene

"Gündem sıcak", "kitap kapsamlı"... yani 405 sayfa... okumak lazım...

Kafasını bu sorunlara takmış "okur-yazar" insanlar için önemli bir kaynak.

Mustafa Sönmez dünyaya piyasadan-liberal akımlardan bakmayan önemli bir ekonomist.

Yazarlar genelde kitaplarının başında, eserlerini birine ithaf eder. Bu genelde "anlayışlı eşime" , "çocuklarıma" , "sevgili anneme" türünden bir şey olur.

Mustafa Sönmez şu kadar söylemiş: " Evlat acısı yaşayan tüm annelere"

SORUNUN ADINI DOĞRU KOYMAK

Bursaport ve değişik dergilerde yazdığım yazılarda, "Kürt Sorununu" tartışmaya çalışırken, "sorunun adını doğru koyarsak çözümünü de doğru tartışabiliriz" demeye getirdim hep.

Hoş hiç bir zaman gazetecilik iddiam olmadı. Sadece "tartışmaya" çalıştım. Sanırım bir yararı da olmadı.

Tek derdim oldu aslında. Akla ilk gelenleri bir öfke ile çözüm gibi sıralamaya çalışmaktansa, sorunu daha "derinlerde" arayacak tartışmalarını hep beraber yürütmek.

Yani en zoru deniyoruz. "Ortadan" konuşmayı, yazmayı ve tartışmayı. Yoksa diğer tercihler kolay.

"Yetti artık, bıçak kemiğe dayandı, vururuz, kırarız, yok ederiz,bombalarız,dağıtırız, hesap sorarız" türünden hamaset ve kulağa bildik gelen cümleler kurmak kolay yani. Ancak biliyoruz ki bunlar sadece "bildik kahvehane siyaseti" ya da " fırsat çıktı oy toplasak iyi olur" lafları. Kimseye bir faydası yok, cümleyi kurana faydalarını göz ardı edersek eğer.

Yaşanan sorun bu kadar "basit" bir sorun olsa idi yazmak da, tartışmakta, görüş beyan etmekte kolay olurdu.

Adını nasıl koyarsanız,çözüme de öyle ulaşabiliyorsunuz nihayetinde.

Değişik tanımlamalar niyetleri ortaya çıkarıyor,çözümleri nasıl aradığınızı gösteriyor aslında.
Sorunu "terör sorunu", "güneydoğu sorunu" , "Kürt sorunu" diye tanımlayabilirsiniz. Bazı politikacılar bu üç tanımı birlikte kullanıyor. Mesela Kılıçdaroğlu, mesela Tayyip Erdoğan. Nasıl tanımladıkları önemli değil diyemeyeceğim maalesef. Sorunun adını gönlünüze göre koyup geçmek kolay olabilir ama bunca acıyı açıklamakta maalesef yeterli olmaz.

Sorunun adını nasıl koyarsanız, çözüme de öyle ulaşmaya çalışıyorsunuz çünkü.

Sorun "terör sorunu"dur derseniz, çözümünüz sadece askeri operasyonlar düzeyinde kalıyor ki yıllardır denendi ama çözülemedi.

Sorun "güneydoğu sorunu"dur derseniz, bölgeye sadece ekonomik yatırımlar planlayarak ve sadece yoksulluğu çözerek, sorunu çözüme ulaşmaya çalışabilirsiniz ki pek mümkün görünmüyor.

Gerçekte ise mesele çok daha "derin" derseniz. Sorun "Kürt sorunu"dur derseniz. Tespit sahici olur ancak bunun da çözümü bu koşullarda çok zor görünüyor.

Hele ki bu kadar "hamaset" ve bu kadar "intikamcı" bir ortamda sorunun ismini koymakta bile zorlanıyorsanız durum daha zor demektir.

Durum çok zor yani. Ancak sorunun adını doğru koyamazsak bırakınız çözmeye çalışmayı, tartışmayı bile beceremeyebiliriz.

Aslında " Kürt sorunu" kime sorsanız, Türkiye'nin en acil sorunlarının başında. Kimileri, bazen " Kürt sorunu yoktur, Kürtler vardır" diyerek bildik umursamazlık ya da inkarcılık yolunu tercih etseler de, hayat bu vurdumduymazlığı anında tekzip ediyor.

Sorun, sorun olmaya var da, herkesin tanımı, teşhisi ve sorunu aşma önerisi, programı farklı.

Dolayısıyla, soruna "özgürlükler ve emek ekseninden" bakanlar için Kürt sorunu olarak tanımlanan ve tartışılanların, liberallerin, sağ merkez ya da muhafazakarların, hatta CHP içindeki "kaba ulusalcıların" sorun tanımı ve çözüm önerilerinden farklılaşması çok anlaşılır olmalı.

Mustafa Sönmez'in kitabı biraz bunları içermekte. Ben kitaptan bağımsız biraz günceli tartışmaya çalışacağım.

KÜRT GERİLİMİ DÜŞER Mİ?

AKP'nin başlatmış olduğu "demokratik açılım", "Habur karşılamaları" , "Oslo görüşmeleri" ortamı ne kadar "konuşulabilir" bir hale getirdi ise son aylarda "Şemdinli, Hakkari karakol baskınları, Foça saldırısı, KCK operasyonları, tutuklanan 8 bin KCK mağduru, görevden alınan belediye başkanları, tutuklanan sendikacılar, parti yöneticileri, Uludere katliamı" durumu bir o kadar "konuşulamaz hale getirdi.

Döndük 90'lı yılların başındaki M. Ağar- T. Çiller konseptine.

Başbakan savrulduğu milliyetçi çizgide tuhaf açıklamalar yapmaya başladı : "Kürt sorunu çözüldü, Kürt vatandaşların sorunu kaldı" türünden.

Şemdinli'den Foça'ya sıçrayan, ardından CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün'ün PKK'ca "kaçırılmasına" vardırılan bu eylemler, toplumun farklı kesimlerinde farklı algılar yarattı. Türkler farklı, Kürtler farklı algılıyor artık yaşananları.

Ortadoğu arenasında yaşanan gelişmeler sonuçta Suriye Kürt özerk bölgesi gibi bir durumu ortaya çıkarttı. Bir de şimdiye kadar önemsenmeyen Irak Kürt Bölgesi meselesi ile birleşince bu durum tekrar "büyük hezeyanlar"ı canlandırdı.

PKK'nın eylemleri, "Büyük Kürdistan'ı kurma" fantezisine kadar vardırıldı.

Vuralım, kıralım, bombalayalım diye yazan bu kadar "köşe"nin ana korkusu da bu oldu.

Ne yazık ki bu "endişe" günbegün taraftar topluyor.

Hatta CHP Kocaeli Milletvekili Prof. Dr. Hurşit Güneş'in 14 Ağustos tarihli Cumhuriyet'te yer alan makalesinde de aynı algının izlerine rastlamak düşündürücü...

Diyor ki Güneş makalesinde; "Artık bugün Kuzey Irak'ta Kürt özerk bölgesi var ve bu gelişme karşısında Türkiye'nin kendi sınırları içinde bir siyasal hareketliliğin olmaması düşünülemez. Benzer bir biçimde Kuzey Suriye'de Kürtlerin egemen olduğu bir bölge oluşuyor ve bu oluşumun da ABD tarafından tasarlandığı görünüyor."

Hatta bu teoriler öyle bir noktaya vardırılıyor ki beylik senaryolar tartışılmaya yeniden başlanır oluyor. Bu senaryo, "Büyük Kürdistan"dır.

ABD emperyalizminin bölgedeki 4 ülkede parçalı yaşayan Kürtleri bir araya getirerek kendisine bağlı bir Kürt devleti kurmak, böylece bölgede ikinci bir İsrail oluşturmayı arzuladığı türünden bayat klişeler, yeniden ve yeniden tartışılır hale geliyor.

ABD'nin böyle bir senaryosu olabilir mi? Bence olabilir de, mümkün yani.

Ama neden kimse, Suriye'de Kürtlerin özgürleşme mücadelesini anlamaya çalışmıyor, saygı duymuyor, bu gelişmeyi bile komplo, kendine, ülkesine tehdit olarak görüyor?

Suriye Kürt özerk bölgesinin oluşumunun altında ABD tasarımı aranabilir mi? Olabilir. Ama bildiğimiz başka reel gerçekler de var. Suriye'de 3 milyon Kürt var ve en az 10 yıldır PYD örgütlenmesi altındalar. Birden ortaya çıkmadılar yani.

Yine herkes de biliyor ki Irak'taki oluşum da dahil hiçbir Kürt hareketi, ABD tasarımı olarak başlamadı. ABD, işine geldiği her yerde bu tür mücadelelere yön vermeye, kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışır, o başka konu. Buna o hareketlerinin izin verip vermemeleri de ayrıca başka mesele.

Bu havadan etkilenen Hurşit Güneş ve bir çok "köşe yazarı" şöyle düşünüyor: "Kürt sorunu sadece bir iç güvenlik sorunu olmadığı gibi, sosyo-ekonomik yahut sosyo-kültürel ya da demokratik gelişmeyle ilgili de değildir. Bunların hepsinin yanı sıra sorunun temelinde bölgede yeni bir siyasal tasarım yürümektedir ve Türkiye bu konuda gafil avlanmıştır."

Nedir peki bu yeni tasarım? "Büyük Kürdistan" projesi mi? Korku ve şiddet buna mı ait acaba?

Irak'ın Kürdü kendine, Suriye'nin Kürdü kendine ama bizim Kürdümüz ne diyor bu konuda diye dönüp bakmamız, dinlememiz, anlamaya çalışmamız gerekmez mi bu durumda?

Kürt siyasetini TBMM'de temsil eden BDP'nin Eş Genel Başkanı Gülten Kışanak, 9 Ağustos tarihli Akşam Gazetesi'nde, "Biz birlikte yaşamayı seçtik" diyor.

Açıklaması aynen şöyle devam ediyor: "Türkiye'deki Kürt örgütleri eskiden Bağımsız Birleşik Kürdistan istiyorlardı. Bugünse PKK ve PKK dışındaki Kürt örgütlerinin büyük çoğunluğu Bağımsız Birleşik Kürdistan istemiyor. Türkiye'deki Kürtler, dünyadaki gelişmelere, bölgesel konjonktüre bakarak demokratik haklar konusunda başka bir yolu tercih ettiler. Kimisi federasyon diyor, kimisi otonomi diyor, biz demokratik özerklik öneriyoruz. Açıkça, Kürtler birlikte yaşamayı tercih ettiler. Buna bir an önce artık el uzatılması lazım..."

Bu sözlerin nesi anlaşılmaz; Allah aşkına. Kürt siyasetini temsil edenler, biz ayrı devlet derdinde değiliz, Suriye'dekiler de değil, diyorlar ama, hâlâ ısrarla bir "tasarım"ın bir "senaryo"nun varlığını, bunun da ABD menşeli olduğunu, yazıp çiziyor bazı "köşeler".

Böyle bir bakış, kimi, ne kadar ilerletir, sorunu ne kadar çözer, kimi, ne kadar yakınlaştırır?

Siz karar verin artık.

Ancak Kürt siyasetçileri de artık görmeli ki, PKK'nın eylemleri toplumda yanlış algılara zemin hazırlıyor, tepkileri arttırıyor. Bu algının yaratılmasına, PKK'nın Foça eylemleri kadar Hüseyin Aygün eylemi de yol açmış görünüyor.

BDP'nin diğer Eş Genel Başkanı Demirtaş, "En tehlikeli şey karşılıklı milliyetçilik ve etnik gerilimin artmasıdır. Milliyetçiler düşmanlık besleme yerine savaşa karşı biraz sesini yükseltseler memleket için daha hayırlı olur" diye açıklamalar yapıyor.

Bence Demirtaş, aynı telkini, aynı vurguyla, ayranı kabaran Kürt milliyetçilerine de yapmalıdır.

EVLAT ACISI YAŞAYAN TÜM ANNELER

Oturup tuşların başına Hüseyin Aygün'ü serbest bırakıldığına pişman etmeye çalışmak kolay.
Hamaset kolay, kestirmeci değerlendirmeler kolay. Ortalama yurttaşın kulağına iyi gelecek intikam cümleleri kurmak kolay. Biraz daha oy almak için "reel siyasetin dilinden konuşmak" kolay.

Zor olan her koşulda "barış" diyebilmek. Zoru seçmekte kolay.

Artık ya sadece silahlar konuşacak ve son kişi ölene dek vuracağız birbirimizi ya da geride kalan ve hala sağ olanları yaşatmak için yüreğimiz kanasa bile ön koşulsuz 'barış' diyeceğiz.

Riski göze alacağız, sesimizi yükselteceğiz. Önce herkes kendi yanlışını yüksek sesle dile getirecek.

Zindanlarda ağır işkence görenlerin, köylerinde bok yedirilenlerin, dili çalınmışların çocukları dağlarda! Hüseyin Aygün'e söylemişler : "bizde dağdan inmek istiyoruz artık" diye.

Yoksul, geleceksiz bırakılmış, kandırılmış, aşırı doz dincilik, aşırı doz milliyetçilikle kuşatılmış, eğitimden,sağlıktan yoksun, tek başına ve pusulasız bir toplumun gençleri gönülsüz /sorgusuz siperde.

Saldırgan bir intikam duygusuyla üstlerine savrulan kurşunlarla, bombalarla hayatlarını kaybediyor.

Bu tablodan anlamlı, ortak ahlaki değerler üreten, aynı yöne bakmayı beceren bir toplum, birlikte yaşamayı kutsayan insanlar yaratmak mümkün mü?

Bilmiyorum, belki de imkansız.

Ama denemek zorundayız.

Belki son kez...

Bin yıllardır süren Türk-Kürt kardeşliğinden geride ne kaldıysa hatırlamak zorundayız.

Hala kimler kardeş olmaya devam ediyorsa, bunu büyütmek ve sürdürmek zorundayız.

Bunun dışında her şey kolaycı ve hamaset içeren bir dizi yazı olur.

Yaz yaz bitmez.