SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Çağrı vicdanını kaybetmemiş toplumlara yapılır

Yazının Giriş Tarihi: 08.10.2012 23:15

Güven, "Dağda ölen teröriste ağlayamıyorsanız insan değilsiniz. Eline silah almış çoluk çocuk demeden insan katleden canavarlaşmış bir teröristi de enterne edemiyorsanız devlet değilsiniz" diye konuştu ya, ortalık karıştı.

Üstelik Güven bir de "ilk fırsatta Kürtçe kursuna gideceğim" dedi ya yorumlar ve tepkiler iyice birbirine karıştı.

Ne dedi Emniyet Müdürü aslında?

Diyarbakır'daki basın kuruluşlarının temsilcileriyle bir araya gelen Diyarbakır'ın yeni Emniyet Müdürü Recep Güven, 1990'lı yıllarla ilgili özeleştiride bulundu aslında. O kadar yani.

1991 ve 96 yılları arasında Diyarbakır'da görev yapan 20 yıllık istihbaratçı Güven, bu yılları en zor yıllar olarak nitelendirdi.

Devletin en derininden seslendi yani.

"Keşke yaşanmasaydı, hiç olmasaydı" dedi.

"İnsanların çektiği acıları biz de yüreğimizde hissettik. Boşaltılan her köyün aslında geleceğimizde tehdit olduğunu biliyorduk. Meçhule giden insanların herhangi bir sisteme tabi olamayacağını da biliyorduk. Belki bir mecburiyetti, belki acil bir karardı. Geçmişi eleştirmek gibi bir olumsuzluğa girmek istemem. Ama bugün yaşadığımız sorunun temelinde bu var. Şimdi toparlanma ve normalleşmeye çalışıyoruz" demiş oldu.

Benim yorumumla "aslolan hayattır" dedi aslında.

Yetmemiş şöyle devam etmiş.

"Bu toplumda mutlaka bir sıkıntı var demektir. Bunu ortaya da koymazsak nasıl çözeceğiz ? Tabi ki konuşacağız. Çünkü kaybettiğimiz insan. Patır patır insan ölüyor şurada. Her birinin hayalleri var, aşkı var, sevgilisi var. İnsanları öldürüyoruz, hayallerini öldürüyoruz, yüreklerine kin koyuyoruz."

Yetmemiş! Bir de çağrı yapmış.

"Tamam, acı çektik. Ama habire yeni acılarla da sürdüremeyiz bu işi. Yeni acılar yeni acıları doğuracak. Yeni kinleri getirecek. Yeter. Burada hep beraber yeni bir dünya kuralım diye varız."

Tuhaf olan Bülent Arınç da destek vermiş.

Başbakan'ın son aylardaki "güvenlikçi" ve "milliyetçi" politikalarına ters düşen bir ses, bu ses. Başbakan tarafından nasıl değerlendirilecek doğrusu merak ediyorum.

Şüphesiz bu değerlendirmeler Kürt sorununu "içerden" anlayan cümleler içeriyor.

Ancak bu derece "şovenist hezeyanlara" sokulmuş bir toplumda nasıl bir karşılık bulur bu değerlendirmeler merak ediyordum.

Merakım uzun sürmedi.

Emniyet Müdürü'nün açıklamalarını CNN'de Cüneyt Özdemir 5N1K'da tartışmaya çalıştı.

Aman Allahım!  Sosyal medya aracılığı ile o nasıl bir tepki yumağı oluştu öyle.

Emniyet Müdürü ne demişti aslında. "yeter birbirimizi vurmaya biraz ara verelim, biraz düşünelim" demeye çalışmıştı.

Tepkilerden anlaşıldı ki.

Toplumumuz öyle bir hale getirilmiş ki "düşünmeye bile tahammülümüz kalmamış"

Emniyet Müdürü "vicdan" diyor.

Sosyal medyadan ahali kükrüyor; "Ne vicdanı"

Emniyet Müdürü "keşke yaşanmasaydı" diyor.

Sosyal medyada ahali coşuyor; "Teröristlere acımak yok, hücum, yok etmeye devam" diyor.

Beş dakika geçmiyor, devletin koca Emniyet Müdürü "terörist avukatı" ilan ediliyor.

Oysa Emniyet Müdürü "ölen her insana vicdanla bakmayan, insan mı acaba?" diyor. O kadar yani.

Ne mümkün? Emniyet Müdürü'nün cümleleri "vicdanlara geçiş yapamıyor." Geçmiyor yani.

Aykırı ve lüzumsuz bir ses olarak kalıyor.

Yirmi yıllık "istihbarat deneyiminin" hiçbir kıymeti harbiyesi olmuyor yani.

Ahalinin tepkisi "beni milliyetçi bir hezeyana sarmaladı, vazgeçmem" tepkisinden öte geçmiyor.

Aklıma gelmiyor desem gerçekçi olmaz. Merak ediyorum aslında. Bizim "şahinler", Onur Öymen, Gürhan Akdoğan, Metin Çelik, Ceyhun İrgil ve Yüksel Baysal gibi arkadaşlarım ve AKP İl Başkanı Sedat Yalçın ne düşünüyor bu açıklamalar karşısında acaba?

99'ları hatırladım.

Adalet, vicdan ve bilim aklı insana gerekli olmadığı zamanda aranan bir duygu aslında.

İyi hatırlayın, 99 yılının sonları.

Ülkemiz cezaevlerinde bulunan siyasi tutuklular önce açlık grevine başladılar sonrada ölüm orucuna çevirdiler bu eylemlerini.

Talepleri, birlikte kaldıkları koğuşlardan F-Tipi cezaevlerindeki tek kişilik hücrelere nakillerini engellemekti.

Dönemin Adalet Bakanı'nın davetiyle Türk Tabipleri Birliği ve Tabip Odaları "sorunun çözümü için" göreve çağırılmıştı.

Ülkemiz aydınlarından, Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Can Dündar, Mehmet Bekaroğlu ve çeşitli illerde Tabip Odası yöneticisi hekimler, kimsenin "canı yanmadan" sorunun çözümü için bir dizi çaba yürüttüler.

O dönem ben de Bursa Tabip Odası Genel Sekreteri olarak Bursa Cezaevi'nde açlık grevi yapan tutuklu gençlerin sağlık muayenelerini gerçekleştirmek için bir grup hekimle birlikte, Bursa Başsavcılığı'nın talebi üzerine "sorunun çözümü" için cezaevine gitmiştim.

Muayeneler sırasında açlık grevlerinin amacını anlatan tutuklu gençlere "açlık grevi vicdanı olan toplumlara yapılır, bu toplum sizler konusunda vicdanını öylesine yitirdi ki boşuna açlık grevi yapıyorsunuz, ne olur bırakın, lütfen ölmeyin" demiştim.

Hatırlarım. Tutuklu gençler bana epeyce kızmışlar ve "toplumun kendilerini anlayacağını" iddia etmişlerdi. Maalesef öyle olmadı. Ben haklı çıktım.

Devlet 19 Aralık 99'da cezaevlerine müdahale etti. Otuz iki tutuklu yaşamını yitirdi ve F-Tipi cezaevleri açılmış oldu.

O yıllarda biz mesleki olarak, tek kişilik hücrelerde tutukluların yaşamasının insani ve vicdani olmadığını, kutuplardaki radar çalışanları ve uzun sürelerle uzayda kalan astronotların üzerinde yapılan çalışmaların bunun sakıncaları gösterdiğini anlatmaya çalışmıştık.

O karmaşa ve kaos içerisinde kimse bilimsel araştırmaların sonuçlarını dikkate alacak durumda değildi. Siyaseten karar verilmişti ve gereği yapıldı!

Tuhaf olan bu bilimsel araştırmalarla ile ilgili bizim söylediklerimize gelen tepkilerin en acılarından birisinin Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay tarafından yapılmış olmasıydı.

Bugünlerin tutuklu CHP Milletvekili Mustafa Balbay o günlerde köşesinde bir yazı kaleme aldı.

Yazının başlığı Türk Tabipleri Birliği'ni eleştirmek üzere yapılan benzetme olarak "Türk Tabutları Birliği" oldu.

Özetle; F-Tipi cezaevlerini savunarak bizim "hekimlik duruşumuzu" aklınca "teröristlere destek oluyorlar" diye kamuoyuna anlatmaya çalışmıştı.

Bu atmosferde biz de bir hekim olarak  "sizlerin ölmesini istemiyoruz" dediğimiz için yargılandık ve beraat ettik.

Bugün maalesef aynı Balbay, F-Tipi Silivri cezaevinde, tek kişilik hücrelerde kalmanın "ne kadar ızdırap verici" bir durum olduğunu anlatıyor her fırsatta.

Adalet, vicdan ve bilim aklı ihtiyaç olmadan da gerekli yani.

Cüneyt Özdemir'in programında tutuklu Cizre Belediye Başkan Yardımcısı Hanım hanımın çocukları gündem oldu.

Çocuklardan birisi dört yaşında, birisi on yaşında. Birisi kanser hastası, diğeri epilepsi. Annelerini özlediklerini söyleyip ağlıyorlar.

Ne acı. Sosyal medyada bizim toplumun "vicdanı" ses veriyor.

Sesler. Sert, tepkili ve vicdandan uzaklaşmış.

Ne diyeyim?

Çocukların hastalığı "vicdanı olan toplumlara dert olur."

Toplum, şovenist hezeyanlarla kirletilmişse....Herkes sadece ve sadece kendi çocuğunun anası-babası olur ki, işte bu tam "vicdanların körelmiş halidir."

Çağrı ise sadece vicdanını kaybetmemiş toplumlara yapılır.