SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Biber gazı siyaseti ve Erdoğan'ın yanlış hesabı

Yazının Giriş Tarihi: 30.10.2012 03:11

Cumhuriyet Bayramı nedeniyle dün ülkemizde yaşananları düşününce aklıma geldi. Tüm valilikler ve emniyet müdürlüklerinin kapılarına kocaman yazalım bence; "Her Türkiye vatandaşı bir gün biber gazını da tadacaktır".

Öyle ya, dün anladık ki memlekette biber gazına maruz kalmayan vatandaş kalmayacak.

Her ne kadar İçişleri Bakanı "bizim biber gazları organiktir, sağlığa zararı yoktur" demiş olsa bile "biber gazı, biber gazıdır işte", insanın canını yakar.

Ankara'da yaşananları ekranlardan izlerken "ilk gazı ne zaman yemiştim?" diye düşündüm.

Sanırım 1996 yılında. Kamu Sendikaları Yasa Tasarısı'nın yasalaşması sırasında, grevsiz-toplu sözleşmesiz bir sendikalar yasasının uygun olmadığını, kendimizce barışcıl bir gösteri ile anlatmaya çalışırken Ankara Kızılay Meydanı'nı polis gaza boğmuştu.

O yıllarda açık alanda gaz kullanımı oldukça yeni bir uygulama idi.

Daha çok polis, "Allah yarattı demeden" bildik "geleneksel coplu müdahaleleri" tercih ederdi.

Sonra bu "gaz" işi çıktı. Çok ciddi etkilendiğimi hatırlarım.

Bir anda meydan boşalmıştı. Sadece "sendikamızı isteriz" diye oraya toplanan binlerce kamu çalışanı olarak bizler değil, gaz kullanımında "acemi" olan polisler de gazdan etkilenerek alanı bir anda boşaltıp, nefes alabileceği yerlere doğru çekilmişti.

Şimdilerde poliste "ustalaştı" gaz kullanımında.

Daha çok muhalif üniversiteli gençlere, hak arayan kamu çalışanlarına, 1 Mayıs'ta işçilere, Kürt muhalefetine atılan-sıkılan biber gazı, dün itibariyle yeni bir aşamaya ulaştı.

Dün Cumhuriyet'i kutlamaya giden vatandaşlara yapılan muamele, unutulacak cinsten değil gerçekten.

Siyasi aidiyetleri ne olursa olsun, eline bayrak kapıp Cumhuriyet'i kutlamak için sokağa dökülmüş insanlarla inatlaşarak, en doğal siyasi haklarını yasak yoluyla engelleyerek, polis şiddetine başvurarak ne kadar otoriter bir rejim olduğunu göstermiş oldu AKP. Hem de bir kez daha.

Polis Ulus'taki kalabalığa biber gazı sıkarken, ekranların diğer köşesinde, Hipodrom töreninde tank-tüfek geçişini seyreden devlet erkanının, anlamsız hali de açıkçası biraz acıklıydı. Acıdım hallerine inanın.. Dünyadan ne kadar kopuklar o platformda. Yazık.

Ahmet Hakan bile dayanamayıp yazmış ya, "siz ne zaman öğrendiniz, devletin yasakçı dilini" diye. Ben cevap vereyim en iyisi "başından beri biliyorlardı, yeni yeni devlet oldular, ancak sıraları geldi".

Bu yaşananlarda bana komik gelen iki açıklamayı paylaşmadan geçemeyeceğim.

İlki, Dışişleri Bakanı'nın bu sabah yaptığı açıklamalar. Sabah işe gelirken radyodan dinledim.

Gülümsedim.

Şu cümleler bugün kurulacak cümlemi yahu?

"Suriye Hükümeti kendi halkıyla barışma iradesi göstermelidir."

Valla aynen böyle konuştu Ahmet Davutoğlu.

Hiç düşünmedi sanırım. Adama sormazlar mı?

"Sen kendi halkınla ne kadar barışıksın?".

Sorarlar inanın ki. Ben soruyorum mesela.

Dün memleketin dört bir yanında Cumhuriyet'i kutlayanları "gaza boğ", cezaevlerinde açlık grevi ile başka bir noktaya gelen Kürt muhalefetiyle savaş halini en şiddetli biçimde yaşamaya devam et, kendi dışındaki tüm görüşlere "biber gazı siyaseti" uygula, bununla da kalma, kendi başlattığın krizi yönetemeyerek, Türk bayrağı ve Atatürk posterleri taşıyan insanlara saldırı görüntüleriyle bütün dünyaya rezil ol. Sonra kalk, Suriye'ye akıl verecek açıklamalar yap. Adama gülmek ötesine geçerler valla.

İkincisi resepsiyonda Başbakan Tayyip Erdoğan'ın yaptığı açıklama.

"Barikatı ben kaldırtmadım. Polis görevini yapmadı!"

İnsaf yani. Daha ne yapsın?

TAYYİP ERDOĞAN'IN YANLIŞ HESABI

Dün yapılan Cumhuriyet Bayramı kutlama "teşebbüslerinde" polisin biber gazı çılgınlığını Erdoğan basit ve olağan cümlelerle değerlendirdi.

Özetle; "sorun değil, Cumhuriyet Mitinglerini özlemişler" diyerek başka yerlere gönderme yaptı.

Açıkça söylemeliyim, Tayyip Erdoğan fena halde yanılıyor.

Dünkü tablo, sayısal anlamda CHP'yi büyütmez, ancak AKP'yi küçültür. Hem sayısal olarak, hem siyasal olarak.

Nerden biliyorum? En azından kendimden.

Cumhuriyet Mitinglerine katılmamış, hatta katılanları eleştirmiş, düzenlenmesinin yanlış olduğunu her ortamda söylemiş birisi olarak dün aile boyu Nilüfer Belediyesi'nin Cumhuriyet Yürüyüşüne katılmış birisi olarak, öyle hissediyorum.

Cumhuriyet Mitinglerinin düzenlendiği dönemin "konjuktürü" çok farklıydı.

Bir kez AKP, "mağdur görüntüsünü" çok iyi yaratıyordu. Diğer yandan mitingleri düzenleyenlerin en azından bir kısmı "Ordu Göreve" diyerek "darbecilik heveslerini" her durumda dışa vuruyordu. Geniş toplumsal kesimler AKP'yi mağdur görerek, başta başörtüsü sorunu gibi toplumun gündeminde yer almayan tartışmaları manasız buluyordu.

Benim itirazım bu mitinglerin, "AKP'yi büyütmek gibi bir sonuç yaratacağı" bu nedenle "Ne Şeriat, ne darbe, demokratik Türkiye" gibi bir yerde durulması noktasındaydı.

Nitekim haklı da çıktık.

Şimdi ise durum hiç böyle değil. Tayyip Erdoğan fena halde yanılıyor.

Bir defa AKP devlet oldu.

Bir defa devlet olunca da, acımasızlaştı.

AKP'nin artık mağdur edebiyatı yapmasının hiç bir toplumsal zemini kalmadı.

Bu nedenle dün resepsiyonda, Tayyip Erdoğan'ın "daha önceleri Emine Hanımla beni buraya sokmayanlar utansın" laflarının hiç bir karşılığı yok.

Bu artık olsa olsa kelimenin tam anlamıyla mağdur edebiyatı olur ki, kusura bakmayın ama "kimse yemez." "AKP devlet oldu, sanırım farkında değil" der geçer-gider.

Galiba dün roller de değişti biraz.

Başbakan Tayyip Erdoğan "polis görevini yapmadı" diyerek "yasakçı devlet"in temsilcisi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Ankara'da yaşananlara üzülerek", demokrasi ve çoğulculuğun, "çoğunluk sadece sandık işi değil, sizin gibi olmayan, düşünmeyen insanların haklarının da korunduğu rejimdir"in temsilcisi oldu.

Dün bir şey daha oldu. CHP biraz daha "sokakla" tanıştı.

CHP içinde yer alıp, yıllarca kendini, "devletin sahibi" olarak gören bazı "salon insanlarının" gaza maruz kalması da ayrıca bir hüzünlüydü.