Zamanın neyi yok ki, ruhu, sonu görecelisi yerde, gökte olanı, darı genişi kısası uzunu, kötüsü, ağrılı acılısı, geleceği, iyisi güzeli, geçmişi…
1990'lar belirsizlikle daha yeni başlamış, Güner ve Yılmaz Akkılıç'ın davetlisiyiz, sevgili Güner Hanım bizi doyurmaya and etmiş. Az evvel Erdal İnönü ile Muammer Aksoy'un 163. Madde'yle ilgili farklı görüşleri konu olmuş, ev telefonu çalıyor, Akkılıç ahize elinde, televizyonu açıyor, Muammer Aksoy'un vurulduğunu öğreniyoruz. 31 Ocak 1990!
Zamanın bir de böyle şiddeti vardır.
Burjuvazisi sağcı ve işbirlikçi, burjuvazinden güdük ruhuyla küçük burjuvazisi de, özenç içinde, sosyalizmin kaybıyla bu 90'larla yerleşim yapan neoliberalizmin hışmını hiç üstüne alınmadı. Kendi sınıfından nefretle meşguldu. Kariyer, kişisel gelişim vardı işte gözünü kamaştıran uydurmalar.
Şimdiki hayat kurgusuna bakınca, bugünün tohumu dündendir denmemiş boş yere.
Bunca çöküş ve yitim söyleminin toplum dilindeki meramı, zihni kuşatan mantık ve bilgiyle ilintili, bunu kim bilmez ki.
Geç olacak fakat burada anmadan olmaz, geçen Eylül, Nilüfer Belediye Başkanı Şadi Özdemir'in, Özlem Yağmur'a verdiği dikkat çekici derin manalı mülakatında çizdiği hat; gündelik kolaycı klişelerin üstünde.
Toplumsal çelişki ve ihtiyaçların karşılanmasında siyaset sınıfının önceliklerini ve istemini zorlayan vasat karşısında, ifade ettiklerini söylemesine vesile olan Yağmur'u tebrik ederim, Özdemir'e de tam doğduğumuz yerlerin diline yaslanıp fena güzel söylemiş diyelim.
Geçmeden, Enes Çelik, eğer bilebilseydi bu fena güzel tamlamasının dil bilimindeki gösterge katkısını; Leyla Zana olayında mahir olabilirdi, iyi ki Artvin Milletvekili Faruk Çelik, fena ey edip noktayı koymuş. O yazısından ötürü de bizim Müberra Akgün'e minnetle.
Ertuğrul Kürkçü; uzun hayat kısa konuşulmaz başlıklı anlatısında Kızıldere'den sonra devrimci hareketlerin, ağır bir önderlik ve liderlik kriziyle yüzyüze kaldığından söz eder. Bunu daha ağır siyasal bir yönetime ihtiyaç duyan egemen tutum, cuntaların tahribatını realize edememiş topluma, 90'ları boşluk ve anlamsızlıklarla örülü sıradan, başıboş tarifler içinde yakan siyasetsizlikle yaşattı.
Apolitik barışseverlik, siyasetsiz sınıfsız temenni ve vaadler, kurulu düzenle karşı karşıya gelmemek için kenara çekilmiş itiraz.
Neoliberalizmin paçavralaştırdığı sosyal yaşamda süren feodal dilin ihtiyaçları da iktidar, güç, ahbap çavuş, akraba, tanıdık çıkar ve ona uygun şekil alışlarla köklendi.
Karşılıksız çıkarsız göze alışların, mücadele ve dayanışmanın, toplumsal yaşamın asgari bileşeni normların hepsi çöp oldu.
Ve ne ki bu yabancılaşma, hakim güç tekelinin siyaset biçimi olmaktan taşıp muhalif tutumun da hücrelerine yayılacak imkan bulabilir oldu.
Güncel olarak yerel yönetimlerin siyaset yapma halinde görüldüğü gibi ciddi bir tecrübe ve kadro anlayış sorunu da yaşanıyor.
Mücadele deneyimi törpüsü ve ona dair bir dil ve tasavvur yoksunluğu her durumda hissediliyor. Bilginin verdiği güveni hafife almaktan ötürü, günlük aktüalitenin kolaycılığı; bilgi ısrar ve öngörü stratejisinin ciddi ihtiyacı, hadi nezaketi elden bırakmadan söyleyelim ıskalanıyor.
Şehre döneyim, Bursa'ya gelip giden şairler, belki sanatçılar, kendi gelmeyip de bildirisini gönderelenler bile belki, ceplerinde halen daha kaldığını umacağımız kibritlerden ötürü belki yakarlar işaret fişeğini.
Kaç kültür müdürü, kaç şube müdürü, yardımcısı, kaç eskisi yenisi var, kaç daire başkanı, kaç beldiye başkanı yardımcısı var bilmiyorum ama yeteri kadar vardır. Hiyerarşik ve üleşilmiş imza sirkülerinden çıkıp, ihtiyaç malzemesini karşılamaya uğraşan yardım derneğine indirgenmekten çıkmanın bir yolunu bulmalılar.
Fakat bunca yılda Bursa; 30 yıl önce,12 Eylül alçaklığının Kenan Evreni'ni Mimarlar Odasına davet etmiş bir figürün yerine başkasını yetiştirememiş ki sosyal demokrat bir yerel yönetim, yine kendisine mecbur olmuş, kimse de dememiş denge ve çoğulculuk bu değil.
Belki de Belediye Evren'in Bursa gezilerini kitaplaştırır da, Kenan Evren'nin, Zülfikar Ali Butto'yu katleden Ziya Ül Hak'la Özdilek mağazasında sergilenen fotografını koyabilirler, nal gibi asılıydı, artık nala mı bize mi yazıktı... Nihat Balkır zamanında bir böyle cunta hayranı hoca üniversitenin bütçesinden kitap yazmıştı da, gazeteciler de üniversitenin parasını ne hakla verdiniz bu cunta meraklısına dedik diye yargılandık, bundan sonrasını Sevinç Feyzioğlu daha iyi biliyor anlatır, Sevinç güzel gözlerinden hasretle öperim, bir zahmet.
O belediyeden buna, bundan öbürüne bir paye ve makam, parsel kupon arazi cin fikrinden öte ihmal edilen bütünlüklü bir anlayış.
Çıkar güç ve makam ummadan, seremonisiz gönüllü bir hikaye. İktidar hazzını reddeden bir yerden.
Behice Boran'nın, sonradan Bursa DP Milletvekili Nurullah Tolon'un eşi olan arkadaşı Mihrizafer Köstem Tolon için yazdığı şiiri de katarak saydım şairleri.
Aralarına Bursa'nın unutulmaması gereken şairlerinden Metin Güven'i, Nazım Hikmet, Behice Boran'ı da alarak mesela yirmi yıl önce beş kadın ve çocuk işçinin yanarak öldüğü fabrikanın orda, öldükleri saatlerde şiir okumasınlar mı? Salonlardan, Jürici olmaktan iyidir hakkaten.
Unutulmaz hocamız Prof. Dr. Nuri Karacan'dan aldığımız iktisat derslerinden sonra bir dert oldu bize, birkaç kız Kemerçeşme'de bir evin odunluğunda kurulu ilkel bir atölyede el emekte çalışan kızlarla sabahladık, onların pamukçuk içinde kalan gözlerinden sebep şairler şimdi Vişne Caddesi'nde okumasın mı şiirleri?
Ya da çok uzun yıllar önce, Hale Asaf'ın resim yaptığı için tepki gördüğü Kapalıçarşı'nın çorapçılar pazarında bir gün olmaz mı birşey?
Bildiğim yerden devamla, şimdi artık her ağaca imar vermekten hiçbir belediyenin sakınmadığı Gemlik'te, zeytinliklerin imara açılmasına direnen Nezih Dimilli'nin mezarı başında, ve bin yıldır o Roman mahallesinin viraneliğinden rahatsız olmayan yerel ve kamu yöneticilerine karşı orada, zümrüt gibi parlayan portakal ağacının başında okunamaz mı bir hikaye? Çok mu romanize, e öyledir zaten, örgütlenme şekli ve özü değiştirmekle ilgilidir, eski köye yeni adet.
Esas hikaye şöyle; 12 Eylül'den önce levha bu sol taraftaydı, önce uyarırdı Orhan Veli'nin şiiriyle, bak dönünce denizi göreceksin ve dönünce denizi görür yüreğiniz sevinir gönenirdiniz. Şimdi levha bu yanda, deniz gitmiş başka yere.
Gemlik'te de elbette kaç müdürler oldu başkanlar oldu, nasıl oluyorsa kimse o levhayı eski yerine, çekmeyi de dönünce de denizi görecek hale getirmeyi dert etmedi, ah evet mevzuat, mutlaka yetki alanları anlayabiliyoruz yoksa dükkan bizim evet!
İktidarın öğrettiğine benzer toplu muhtarlar muamelesi hiç güzel değil.
Gülay Beceren vurulduğunda, Ahmed Arif ve Rahmi Saltuk hastaneye gidip başucunda şiirler okudular, unutmamak iyidir. Gülay Beceren kim mi?
Ho Chi Mihn'nin nasıl başlıyordu şiiri... eskiler ne çok severmiş doğayı… ay ve çiçek kar ve rüzgar şimdi şairler de… devamını Sevgi Erdoğan için yazdığı yazıdan, Bülent Uluer'le muhabettinden sebep Orhan Alkaya okuyabilir.
Sevgili Banu Demirağ'ın fakülte arkadaşı Gültekin Emre'ye selamını tam yirmi yıl sonra Osman Çutsay'ın Avrupa Kültür Dergisi vesilesiyle iletebilmiştim! Ondan da bu sebeple bekleyelim sokakları.
Belki birbirini tekrar eden program ve konferans, sempozyum konfor; gerçeğin gücüne teslim eder yerini. O şehirde saat ücreti kaç kuruş, bugün kaç kişi okulu terketti? Bunlar yalnızca parti açıklamalarının değil, herkesin sorusudur, Nazım Hikmet şiiri nasıl yazmıştır?
Bir yerel yönetim kitabını ya da ne bileyim Mahmut Türkmenoğlu'nu merak etmiş bir anlayış çıkar aslında, kapalı hesapların, koridorların sanallığın yozluğun karşısına, siyasetin zenginleşme, bürokrasinin de elitleşme alanı olmadığı ilkesini anlatan.
Belki ağaçlar örgütlenir tehditlere karşı.
Sadece her yer ağaç olsun diye halk ağaçları seferberliğiyle çıkarsız, elit olma zırvasıni söküp atan, fedakar insanlar ağaçlara bakar korur, olmasın mı?
Yoksa kolaycı gündemin olmadık yanlışlarından kaçınılamaz.
Kadın derneklerinin arasında kardeşlik protokolü imzalatan himayeci rol de böyle bir patriyarkal dilin şaşırtması. Kardeşlik kadın hareketinin eskiden çokça tartıştığı, tedirgin edici bir sınıf yoksunluğu onayı, imgelemi de taşır. Toplumsal ve irade eşitliği talebine karşı, patriyarka ve iktidarın otoriter tutumuyla tercüme ettiği bir alanın içine de dairdir. Hanım kardeşliği ve Papatyalar, ya da neoconların dilinde sınıfsız toplum uydurmasıyla herkesi içine attıkları orta direk böyledir. Dayanışma ile ilgili, kolektifle ilgili dil çok zengindir.

Şirin Tekeli, Didar Şensoy derim de, belediyecilikten beceriden hemen yanıbaşınızdan söyleyeyim, özlemle saygıyla andığım Şaziye Sezginer.
Yurtdışına çıkarken otuz yıl önce Engin ve Mithat Kırayoğlu'na hoşçakalın dediğimde Mithat Bey, Kavafis'i anıp bu şehir arkandan gelecek demişti. Bu yazılar da, bu şehrin peşinden.
Yazının başlığına gelince,
Filistinli büyük şair Mahmut Derviş'ten
- Atı neden yalnız bıraktın?
- Eve yarenlik etsin diye evladım
Zira evler ölür terk ederse sakinleri.