SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Sonsuzluk ve Bir Gün

Yazının Giriş Tarihi: 12.04.2020 11:39

Churinga, Orta Avustralya Aborijin halkının dini önem taşıyan kutsal bir taş ya da kutsal tahta parçaları olabilen nesnelere verilen isimdir.

Ancak sahip olmak için en az 25 yaşında olmak ve büyüklerine kendini kanıtlamak, acıya dayanıklılık gibi birçok testten geçmek gerekmektedir.

Ne yazık ki tüm insanlar olarak bu testten geçemediğimizi çok açıkça görmekteyiz şu günlerde. Yaşımız kaç olursa olsun. Hatta 25 yaşın bir hayli üzerinde olmanın ve hak etmediklerimizin utancını daha çok taşıyarak.

Doğa bize güvenmediğini, yüzyıllar boyunca tanıdığı şansların hiç birini huzur, barış, hakça paylaşım için kullanmadığımızı, acıya dayanmak yerine sürekli acılar yarattığımızı yüzümüze yüzümüze vurarak göstermekte. Dünya bunu görmezden gelemeyecekti ve elbette ki kutsal bir yaşam vermek yerine acı ve hızlı bir ölümle cezalandırmayı seçti.

Dünya bizi istemiyor artık. Dışarıda söz dinlemeden üstü başı toz içinde yaramazlıkla yüzyıllar geçiren insanoğlu artık cezalı. Evde kalma, kabahatlarıyla yüzleşme, aklını başına alıp düşünme gibi ev ödevlerini bitirene kadar cezalı.

Binlerce kez, sayfalar dolusu "Ben yaptıklarımla her şeye zarar verdim." Binlerce kez cümlesini yazma cezası bitene kadar da çıkamayacak. Çıksa bile artık eski şımarıklığı olmayacak. Dizlerinde kabuk bağlamış o yaralar hep kanayacak en küçük bir yaramazlığında.

Çünkü dünyanın sadece onun oyun alanı olmadığını öğreniyor ev ödevlerini yaparken artık insanoğlu. Doğayla birlikte nasıl yaşanabileceğini, onun ritmini bozmadan, acılara dayanarak kutsal bir yaşam parçası nasıl kazanacağını öğreniyor. Doğanın bugüne değin sadece bilgeliğinden dolayı suskun kaldığını anlıyoruz sonunda.

Ölüm hep vardı. Kısa bir süre önce anne, evlat, baba, kardeş, arkadaş, eş sıfatıyla var olanların, şimdilerde rakamlara dönüştüğü istatistiklere sığmayan ölümlerinden bunu yeni anlıyor olamayız. Düşünmeye, anlam aramaya, sorgulamaya, çaresizliğimizi görmeye başladık. Ve okumaya. Çünkü yazarlar kimselerin görmediklerini, anlayamadıklarını icat ederler. Onlar aracılığıyla kavrarız görünmeyen yaşam şifrelerini. Yaşamın aslında çok yalın, basit denklemler üzerinde durduğunu öğreniyoruz.

Mutfaktaki ekmeğin, demli bir çayın ne çok şey olduğunu o artık sokaklarda kolumuza takıp gezemediğimiz pek çok paralar harcayarak aldığımız çantaları kullanamaz olduğumuzda anlıyoruz örneğin.

Çünkü yaşam aslında basittir. Bunu anlamak için onca korkuya ve ölüme gerek yoktu oysaki. Ölümlüler olduğumuzu ve ölümlüler doğurduğumuzu bilmek yeterliydi. Bizleri açlık değil o bir türlü doyamadığımız tokluğumuz öldürecek. Ama olur da akıllanırsak eğer Cemal Süreya'nın dediği gibi "Özgürlüğün geldiği gün / O gün ölmek yasak!"

Bir kediden daha keyifli yaşayamıyoruz günlerimizi, bir kuş kadar maviliklerin içinde kaybolamıyoruz, bir balık kadar derinlere dalamıyoruz. Peki, ne yapıyoruz biz yaşarken? Para kazanmak, mevki peşinde koşmak, mülk edinme telaşlarından başka? Koştuk koştuk ve sonunda durduk. Geldiğimiz yol bir arpa boyu bunu da görerek aldık boyumuzun ölçüsünü.

Kuşlar uçuyor, balıklar yüzmeye, kediler huzurlu uykularına devam ediyorlar. Bizler evlerimizde dünyaya bakıyoruz.Doğanın çatık kaşları arasından bir ümit bağışlanmayı bekleyerek.

Basit, sade ve yalın yaşayacağız. Okuyacağız. Evde oturmakla değil bilgiyle, bilimle, sevgiyle haşır neşir ve doğaya dost olacağız tıpkı artık birbirimizin "neci" olduğuna değil sadece "insan" olduğuna bakacağımız gibi. Çünkü bunları yapabilmek için hem çok az vaktimiz var hem de hiç.

Nasıl oluyor da ölümlü varlıklar olarak, bize vaad edilmiş yarınlar varmış gibi sonsuz istekler için çırpınıp duruyoruz? Buna, "Sonsuzluk ve Bir Gün" filminde o muhteşem yönetmen Theo Angelopulos "Yarın ne kadar sürer?" sorusuna yanıt verir "Sonsuzluk ve bir gün kadar." Hepsi bu.