SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Ölürse Yer Beğensin / Kalırsa El Beğensin

Yazının Giriş Tarihi: 18.03.2022 12:03
Yazının Güncellenme Tarihi: 18.03.2022 12:33

"Ve bazıları; yokken bile vardır, fazlasıyla." Edip Cansever

İnsan unutan, yaratan, yıkan, yazan, söyleyen, yok olmakla var olmak arasında tutunmaya çalışan bir varlık. Aynı zamanda yaptıkları ve yapamadıklarıyla, geleceğe ve geçmişe tarih bırakan.

Özne olarak varlıksal yapısının sorumluluğu insana yaraşır olan öğrenme süreci içinde bir değişim geçirmesi, bir şey olma potansiyelini açığa çıkarabilme gücü taşımasıdır. Eğitimin, kendini gerçekleştirmeyle ilgisini en sahici görebildiğimiz yerler bunu başarabilmiş insanların varlığıdır. Anılar, anlatılar kitapları bize kendi gerçekliğimizin aşılmış bambaşka sınırlarını gösteren yaşam renkleridirler. Yazı hem kalıcı hem tehlikelidir. Tıpkı Prof. Dr. Nadire Yüksekışık’ın anılar kitabında okuduğumuz gibi. Lise 2. sınıfta tutulan günlüğün bulunmasıyla, yatılı okulda verilen kurtlu mercimek çorbasına karşı çıkışı örgütleyen elebaşının kim olduğunun delili sayılması örneğin. 68 yaşında Parkinson hastalığına rağmen anıların yazılıp bize ulaşması ise büyük şans.

“Ölürse Yer Beğensin / Kalırsa El Beğensin” 1928 Mersin’de başlayan yaşam yolculuğunun, bir ömre sığan başarıların, ölümlerin, depremlerin, her şeye rağmen sarsılmadan atılan adımların, ülke tarihinin, bilginin ince nakış nasıl işlendiğinin, ne bedeller ödenerek var olunduğunun kitabıdır.

Adı gibi eşsiz, emsali zor bulunan bir bilim kadınının anıları. Zekânın, çalışkanlığın ve başarının yaşamı nasıl biçimlendirdiğini örnekleyen ömrü okumak oldukça etkileyici. Okurken, sözlüye kalkmış da, sorulara yanıt veremeyeceği kaygısı yaşayan öğrenci tedirginliği içimde. O keskin zekânın, bilginin, donanımın, çocukluktan yaşlılığa varana dek hep ileriye atılmış adımların izini sürdükçe daha da artan bir yetersizlik duygusuna eklenen hayranlıkla okunan satırlar.

Türkiye tarihini nüktedan bir dilin aktarışıyla okumaksa başka bir şans okuyucu için. Çocuk yaşta haksızlıklara karşı çıkmayı, doğru söylemeyi ilke edinmiş bir insanın yaşamın ve insanların tüm aldatmacalarına karşı nasıl savrulmadan ayakta durabildiğini kimi zaman gülümseyerek kimi zaman iç çekerek kimi zamansa şaşırarak okuduğunuz satırlar. Okula hiç gitmemiş annesinin “Kız çocuğu okumasa da olur. Zaten kendi kendine okumayı öğrenmiş işte…” diyenlere karşı “Okuyacak ki cahil kalmasın. Ölürse yer beğensin, kalırsa el beğensin.” savunması şimdinin kadınları yok sayan Türkiye’sinde ne kadar da manidar. Nadire Hanımın “Günümüz Türkiye’sinde ise Osmanlı sarayı ile hoşaf bulaşığı kadar ilgisi olanlar hep saraylı olmakla övünmeye başladılar” sözleri ne kadar da hala “günümüze” uygun. Babasının işi gereği kasaba, köy pek çok yerde memleketi tanımış olmanın deneyimleriyle “Kazara kaza olmuş Acıpayam kazası, sığır gütmekten döner meclisi idare azası.” aktarımları ülke tarihinin değişmez dip notlarıdır bence.

Kimliklerinden, dillerinden dolayı yerlerinden yurtlarından zorla koparılıp memleketin başka yerlerine savrulan insanların, ilk defa gördükleri kapkara duman çıkaran trenlere öldürülecekleri korkusuyla binmek istememeleri nasıl da yabancı gelmiyor bize.

Parasız yatılı sınavlarındaki üstün başarılarla donanmış bir eğitimin kararlılık, azim ve çalışkanlıkla Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi kimya öğrenciliğinin ardından Norveç, İngiltere kimya laboratuvarlarında formüllerin arasında geçen saatlerin sonunda 1980 yılında çoktan hak edilen profesörlük unvanının, şimdi neredeyse her köşe başında emeksiz satın alınanların yanında ışıl ışıl parlayan alın terinin nişanesi olarak okuruz.

Yaşamının iplerini ne olursa olsun asla bırakmayışından, çocukken masa altına saklanıp örtünün sarkan püskülleriyle üzüntülerini paylaşmasından, kimselere belli etmeden kendi içine doğru hüzünlenip, hayata dimdik duruşundan etkileniyorum. Türkiye’nin kimyacıları onu unutmamışlardır elbette. Öyle umuyorum en azından.

Keşke kendisini şahsen tanıma şansım olsaydı diyorum okurken. Ama yazının sihirli gücü tam da burada değil midir? Sizden önce yaşamış bir insanla tanışma, onun dünyasının içinde dolaşma ayrıcalığıdır verir okuyana. Kimin nasıl bir anısı olacağımızı bilemeyiz elbette ama Nadire Yüksekışık tanışabileceğim ender insanlardan biri bunu biliyorum. Anıları anılarım oluyor. İyi ki yaşamış, iyi ki yazmış diyorum içimden. Kelimelerin sahiciliğini, yazılanın, yazanın ruhunu boyayışını, hatta o ruhun kalıbı oluşunu seviyorum. Yaşamı, ölümü, dünyayı kimya formülleriyle kavramış büyük bilim insanı Nadire Hanım benimle birlikte artık. Biliyorum ki onu tanıyan son kişi yok olunca gerçekten ölür insan.

Kitabın son sayfasını çevirdiğimde sessizce Behçet Necatigil geliyor aklıma, “Ölüm; / Sen beni aldatamazsın. / Aklımda…”