SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Öğretmen olamamak

Yazının Giriş Tarihi: 14.09.2017 10:38

Papatyalar aynıdır, filler, arılar, balıklar, martılar... "Dört yapraklı yonca bulmak şans getirir, çünkü sıradan insanların karşısına sadece üç yapraklı yoncalar çıkar, sadece şanslılar dört yapraklıları bulabilir." kandırmacamız da bundandır.

Oysa bir insan benzemez diğerine. Özündeki ortaklıklara rağmen aynı karından doğanlar bile farklıdır birbirinden. İnsanoğlu bu kadar biricikken (Yetenek, algı, zekâ, mizaç, genetik kodlar, saç, göz rengi, boyu, posu, endamı, gelişi, gidişi, yürüyüşü, edası, sedası vs.) bütün insanları hele hele öğrencileri bir pazar filesine tıkıştırmaya çalışıyor olmanın sonuçlarını yaşıyoruz ülke olarak.

Kremayı özenle doğrayıp, fasulyeyi doldurup, biberi çırpmaya çalışarak müthiş bir ziyafet hazırlıyoruz geleceğe. Gerçi patlıcandan, domatesten reçel yapan biz neler yapmayız, bizden her şey beklenir o ayrı. İnovasyon bizim işimiz.

Yaratıcılıkta gelinen son noktamızı bulamıyoruz bir türlü, dünya devlerinin yapay zekâya doğru evrilen boyutları gördükçe.

"İnsansı robot, ünlü İtalyan tenor Andrea Bocelli'nin solistlik yaptığı filarmoni orkestrasını yönetti.", "5G, 5. nesil kablosuz iletişim teknolojisi olarak tanımlanıyor","Yapay zekâdaki son gelişmeler." filan gibi okuduğumuz haberlere katkımızın olmadığını bilerek öyle uzaktan bakıyoruz.

Neyse bunlar bizim işimiz değil elbette. Herkes işine baksın tabiki de. Ne de olsa biz her yıl yenilenen müfredatlar yaratıcısıyız. Benzersiz insanlardan fabrika ayarlarıyla oynayıp tıpkısının aynısı bireyler şekledilme ustasıyız. Üzülüyor muyuz? Evet. Hem de çok. O pırıl pırıl çocukların göz ferlerini nasıl kuruturuz derdinden uzak kalmaya çabalamak en büyük çabamız artık.

"Öğretmen olmak" başlı başına içi sorumluluklarla yüklü ağır bir kelime daha en baştan. Birilerinden bazı bilgileri sakınmadan ve daha çok şey bildiğiniz düşünülerek ve en doğru şekli ile verebilme sorumluluğudur buradaki aslında.

Size emanet edilen bir cevheri özünü bozmadan biçimlendirmek, o öze en uygun formu yaratabilmek neredeyse ustalık isteyen bir ince işçilik demektir aynı zamanda. Bir zanaatkâr becerisinde, bir sanatçı yaratıcılığında, bir çınarın dayanıklılığında, bir annenin şefkatinde olmalısınızdır. Bütün bunların yanına onurlu bir duruşu da eklersek işimizin ne kadar da yaman olduğu belki daha iyi anlaşılabilir. Yaşam koşullarımızdaki zorlukları, giderek yitirilen saygınlığı, sistemdeki bozukluklar ve bürokrasinin arasında sıkışıp kalıyor oluşumuzdan hiç söz etmeden hem de.

Bir vicdan mesleğidir yaptığımız. Bu anlamda belli bir kategoride değerlendirme yapılması bizlere sanırım ki haksızlık olur. Çünkü bir çok katmanlı bir işin ucunu tutmuşuzdur. Bir elimizde insan kalbi, diğerinde hayatın çekiştirip durduğu, gençleri tırpanlayan gerçekler durur. Teoriler, öğretiler önermeler dünyası her daim gerçekler dünyasıyla örtüşmez ve siz kendi içinizde acı çekersiniz, "Hayat bilgileri ceplerinde eksik çocuklarımız okul bittiğinde ne yapacaklar?". Bu içinizi kemiren ağır yükle kendi bildiğiniz yaşam tecrübelerinizi aktarmaya çabalarsınız. Kitaplarda yazmamış olan hayatın diğer yanını anlatmaya çabalarsınız bir yandan da. Çünkü hayat, bizim bilmediğimiz farklı dillerde yazılmıştır gerçekte. Her öğrenci gence en sonunda şunu söylemek istiyorsunuzdur aslında, "Biz büyükler de yaşamın acemisi, onun dilini hala çözmeye çabalayan yeni yetme öğrencileriz".

Bütün bu genel hal ve ahvalimizin yanında Türkiye'de bir Felsefe dersi öğretmeni olmak ise başlı başına bir başka dünya işini omuzlamak demektir.

Sizinle tanışanların neredeyse içlerinden bastıramadıkları ama sizin çok kereler tanık olmanızdan ötürü artık okuyabildiğiniz o yüz ifadesinde "Vah! Vah! Hım! Demek bu branştasınız. Olsun oda bir ders sayılır. Sınavlarda kaç soru çıkıyor ki?" ya da " Hakikaten bir işe yarıyor mu bu ders?" cümleleri yazılıdır.

Birkaç ders saati süresince boğazınız ağrıyana kadar Sokrates'in erdemli ölümü ile aslında ölümsüzlüğü başarmış olduğunu, onurlu bir ölümün en az bir hayat kadar değerli olduğunu anlattığınızı düşündüğünüz anda " Hocam bu Sokrates ne iş yapıyor? Kaç para kazanıyor ?" sorusuyla karşılaşıp o çelik gibi sinirlerinizin yerinde yeller estiğini görmektir bana sorarsanız Felsefe öğretmeni olmak.

Yine neredeyse birkaç ders saatinizi ayırıp anlatmaya çabaladığınız Descartes'in o ünlü "Düşünüyorum, o halde varım!" önermesine hangi mantıksal çıkarımla vardığını anlatıyorken, öğrencilerden birinin "Hocam ne müthiş bir laf ben bunu bizim kamyonun arkasına ya da msn me yazmalıyım" diyen sesini duyduğunuzda kulaklarınıza inanamadığınız anda Felsefe öğretmeni olduğunuzu anlarsınız.

Ya da sınavlardan birinde sadece artık sınıfta kalmasınlar geçebilsinler diye çok basit olarak sorduğunuz "Bildiğiniz iki filozof ismi yazın" sorusuna verilen cevapta bir çizgi filim kahramanı olan Pikaçu'yu okuduğunuzda, Fok balıkların eğiticileri kadar başarılı olamadığınız andaki hayal kırıklığıdır Felsefe dersi öğretmeni olmak.

Bütün bu neredeyse şaka gibi gelen ve sıkça karşılaştığınız anılarınızın yanına babası alkolik olduğu, yoksulluk ve yoksunluklar nedeniyle sevgisiz, bir başlarına kalakalan ergenlerin sizin anlayışınıza şiddetle ihtiyaç duyduklarını gördüğünüz an gerçektende öğretmen olduğunuz andır.

Bilginizi değil en başta sevginizi paylaştığınızda başlayan bir mesleğiniz var demektir. İntiharın eşiğinden döndürdüğünüz öğrencinizin yıllar sonra bir iş güç sahibi ve hayata tutunmuş haliyle sizi evinize kadar gelip ziyaret ettiğinde ne iş yapıyor olduğunuz asıl o zaman anlarsınız.

Sokakta karşılaştığınızda, elinizi öpmeye çalışan koca adamların aslında bir zamanlar sizin öğrenciniz olmuş ve kalplerinde hala sakladıkları bir hürmetle "Biz emriniz var mı hocam, sizi hiç unutmadık. Öyle özledik ki Felsefe dersini bile" diyen yarı gülümseten göz yaşartıcı cümleyi duyduğunuzda suya yazı yazmamış olduğunuzu gördüğünüzde ne işe yaramış olduğunuzu anlarsınız.

Kız sayısının çok az olduğu okullarında "Hocam bizim okulda hesapladık her erkek öğrenci başına on gram kız düşüyor ne yazık bize" diyen öğrencilerinizle birlikte gülebildiğiniz an öğretmen olduğunuzu anlarsınız.

"Neden çok az Türk filozof var ?" diye soran öğrencilerinize bu memlekette düşünenlerin, soru soranların değersiz, tabuların, yasakların daha değerli olduklarını onlara bir türlü anlatamadığınız an öğretmen olmadığınızı anladığınız andır.

Bizi bir böcekten, bir soğan kökünden ayıran tek şeyin "Düşünebilmek" olduğunu anlatamadığınızda içine düştüğünüz haldir öğretmen olmak.

Jaspers'in " Felsefe, yolda olmak demektir" sözünü anlattıktan sonraki günlerde sizi gören öğrencilerinizin, hoşgörünüze sığınarak ve gözlerindeki derin sevgi ile "Belgin Hoca yine yolda" diyen takılmalarını işittiğinizde, onların ve kendi hayatınızdaki ışığı yakalayıp, aslında ne iş yapıyor olduğunuza bir kez daha tanık olmaktır öğretmen olmak.