SON DAKİKA
Hava Durumu

İmroz kimin?

Yazının Giriş Tarihi: 14.08.2026 12:07
Yazının Güncellenme Tarihi: 14.08.2026 23:29

Başlık bile bir sahiplenme, korumaktan ziyade efendisi olma halini imliyor.

Çok yazıldı, çizildi. Rantla yontulmuş kayalarından, turizm adı altında pazarlanan o kumsallarından çok söz edildi. Yeni bir cümle kalmadı bana söyleyecek farkındayım. Olsa olsa öfkesine direnen bir insan yazısı olabilir en çok. Adanın zamanla dolu elleri, kalbinde mermerden inciler.

O çok sevdiğimiz Ada artık yorgun. Kendisini yağmacılardan koruyacak bir zeytinyağacı gölgesi, sığınacak bir deniz feneri ışığı bulamıyor. Sevdiğimiz hiç bir şeyden sorumlu olmadığımız zamanlardayız. Hiç bir düşe sığmayan metafizik bir yenilgi halindeyiz. Hem biz neyi biliyoruz ki sevmeyi bilelim.

Kendi özlerini aramak için adaya gelenlerle, var olmakla sahip olmak arasındaki çizginin farkında olamayanlarla, taş evleriyle övünen, sosyal medyada içerik üreten, sözde tapularıyla, sahip oldukları Rum köylerine köyümüz diyenlerle, bu topraklara çocukluğunu, gidenlerini emanet etmiş olanlar aynı adadan değildirler kanımca. Adanın en verimli ovasına beton döküp hiç kullanılmayan havaalanı yapanların yükünü taşıyamıyoruz. Küstürülmüş toprağın gönlünü kimse alamıyor. Adanın Rum kültürünü turizme açıp Rum mimarisinden, tatlısına kadar pazarladığımız hiç bir şeyin bize ait olmadığını hepimiz görüyoruz.

Ada doğallıktan perişanlığa, kendi halindeki yetingenliğinden pespayeliğe bir terazi dengesizliğinde uçtan uca gidip gelirken; iktidar sahipleri, yetkililer, yetkisizler nerelerdeler bilmiyorum. Ama ben hangi adada doğduğumu biliyorum. Bir hayalden söz etmiyorum. Vardılar, vardık. Olmuştular ve yok oldular.

Bağlar bahçeler şenlik ve neşe cenaze ve düğünü hepsini yaşadık. Herkes herkes gibiydi. En çok da kendileri gibi. Tevazu ve inceliklerle herkes eşitlenmişti bir dilim peksimet ve bir parça keçi peynirinde. Hayal değildi köklerin napolyon pastasını çocuk yaşta tatmak, Kirakiça madamın iğneyle teyellediği provalarda kumaşların içinden koşup kaybolmak.

Yoksulluk utanılacak, varsıllık övünülecek bir şey değildi. Dünya elektrik kabloları yerine sevmelerle bağlıydı daha çok. Kötülük elbette var olacaktı iyiliği parlatmak için. Ama gidecek yeri olmayan bir yurtsuzdu buralarda.

Şımarıklıktan, gösteriş ve abartıdan uzak, kendi varlığını işleyip üretebilen, denizin tuzu rüzgârın gücüyle barış içinde kendi kıyısına başını yaslamış bir adadır bildiğim. Bir içten selamı düşmanına dahi esirgemeyen insanları, köpüklü kahve telvesinde ana karadan gelecek güzel haberleri bekleyen kulakları, hiçin bekçileri, biz ölümlüleri bir avuç toprağında saklayandı.

Kenarlarında, denizden süsü olan yere gitmek, su üstünde dinlenen kara parçasına yürümek, suyun kucakladığı toprağı görmek, suyun avuçlarındaki yeri özlemek halindeyim.

Her evin önüne ilk sahibinin adı yazılsın isterim örneğin, unutulmasınlar diye. Diğer adalar ve anakarayla bağlantısı kesilmesin isterim.

Ada sadece tapusu olanların değildir. Hele ki rantla dağlara, tepelere, kıyılara hoyratça çiğneyip yürüyenlerin hiç değildir.

Ada kendi lirik sesinin şarkısını söyleyedururken bitmek bilmez korna seslerine, taverna gürültüsüne yenildi. Hâlbuki suda doğmuştur ve tüm hikâyesini tuza anlatmıştır. Ve maviye gömülü bir ağıttır şimdilerde.

Adada yaşayan çocukların denizle bağı nedir? Bir balığın hangi mevsimde hangi derinliklerine dolaştığını bilseler, gökyüzündeki yıldızları tanısalar, terk edilmiş binalar onarılsa ve yurtlarda kimsesiz çocuklar bir deniz kabuğuyla tanışsa ne güzel olurdu. Onca taş yığını için ayrılan bütçeler, çocuklar için çok fazla olmasa gerek.

Ada, deniz, çocuk, insan birbirlerine bu kadar uzak değildir oysa. Sait Faik gelir aklıma. Güzelim deniz öyküleri. Sinağrit Baba’da anlattığı gibi, çoğumuz kendi suretimizi, ruhumuzu bilmeden öleceğizdir. Yaşamın anlamı üzerine bir kez düşünmüş müdür siyasiler, seçilenler, seçilemeyenler, seçilmişlerse de adaya bir tadımlık hikâye bırakamayanlar? Hala bugün bile, Dr. Foka kadar sağlığımızı emanet edemeyişimizi anlayamıyorum.

Var oluşumuzun etik bir sorumluluk taşıdığını yeniden hatırlayarak, hiçin bekçileri olan insanoğulları Adada ne yapıyoruz? Adaya ne yapıyoruz? Adaya ne yapamıyoruz? Başlayacaksak eğer bir yerden, bu soruların izini sürerek, o çok sevdiğimiz patikalardan yol bulabiliriz belki gökyüzüne doğru diyorum. Özgürlüğün , başına buyrukluktan ziyade arzu, hırs ve çıkar duygularını dizginlemekten geçtiğini unutmadan.

İncelmiş kalbim kağıt gibi yırtılıyorken geçiyordum sanki siyah beyaz fotoğrafların içinden, öyle kendiliğinden.

Boğdurulup suya atılmış şehzadeler gibi ada kederlerim. Zaman içinde, daha irileşmiş ve morarmış suyun üstünde yüzmekteler görüyorum.

Bir güzel dostun sarılması böyle olur şiir gibi, tek bir dize de özlem doğurması. Adaya vardığımda bu his içimde her zaman. Sonra o çirkinliklerle karşılaşınca, dönme isteğinin en yalın hali, taş olmaktır bazen diyor içim. Çünkü insan; kendi denizinde, kendi suyunda da yanabilir.

Bir defterin kenarları kıvrılmışlığına benzer uzun birlikteliklere olan tutkumdan olsa gerek, en uzun beraberliğimden, taşınmaz bir mülkün ağırlığı üstümde yine de vazgeçemem adadan.

Çocukluğumun küçük ayaklarına bol gelen yetişkin botlarımla denizi bulmaya gideceğim. Dalgaların sırrını şairlerden önce öğrenmek için.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.