Eğlenmeli miyiz?

Belgin ÖNAL 15 Nisan 2021 Perşembe, 00:35

Oysa insan, tıpkı bir elmasın yontularak usta bir elde şekil alması gibi, acı karşısında olgunlaşır. Eğlenmek neyse sadece onunla değil. İşte özellikle çocuklarımızdan köşe bucak kaçırdığımız acı kavramı bir anlamda onların yaşam karşısında olgunlaşmasını, ayaklarını yere sağlam basmasını engellediğimiz ve farkında dahi olmadığımız küçük bir ayrıntı.

Son günlerde etrafımızda artan çoğunlukla gençlerin intiharı nasıl açıklanabilir? Bir eğlenme, keyif alma, mutlu etme ve ille de mutlu olma derdimiz var hepimizin. Yaşam bunları vaat etmiş mi ki bize? "Mutlu! olalım da ne olursa olsun" anlayışı çağın hastalığına dönüşmüş durumda.

Dersler, seyahatler, okuduklarımız, izlediklerimiz, yediklerimiz, arkadaşlarımız eşyalarımız her şey bizi mutlu edip eğlendirmeli. Yoksa tadımız kaçar, yüzümüz ekşir, bir can sıkıntısı, yaşamdan tat alamama, depresyonlara gireriz. Tek derdimiz günü eğlenceli geçirmek. Bir moda mıdır, kendinden kaçış mıdır, patolojik bir rahatsızlık mıdır?

Oysa yaşam kendi bildiğince işler. Yapısında eğlence diye bir şey yoktur. Sistem, düzen, işlevsellik, bir ölümün diğerini yaşatması, var olan pek çok canlının yer, yön, dünya, biçim değiştirmesi vardır. Taşlar, kayalar bile suya göre biçim değiştirir, yeraltındaki devinimler volkanik patlamalarla başkalaşım yaratırlar. Bunlar bilmem eğlenceli gelir mi? Belki bir doğa bilimciyi heyecanlandırabilir hepsi bu.

Gençliğin başlıca eğitimi "Yalnızlığa katlanmayı öğrenmek, yaşamda iç zenginliğini arttırmak" olmalıdır bana kalsa. Asıl mutluluk, kişinin kendi iç dünyasındaki zenginlikle can sıkıntısından uzak, yaratıcı ve kendisiyle dostça zaman geçirmesi sonucunda o çok merakla aradığımız mutluluğun tadına bakabilir. Doyumluk değil, tadımlıktır bu türden nadir parçalar. İçsel huzur kolay bulunmaz da ondan. Hele ki cümbüşün, kuru kalabalıkların içinde iyice kaybolur. Ve ne yazık ki yaşamın mayası içinde acı daha fazladır. En büyük yanılgımız da bu dünyanın bizi mutlu etmek gibi bir niyeti olduğunu zannetmemizdir.

Toplumun içinde can sıkıntımızı atıp, eğlenme merakımızdan farkına varamadığımız şey herkesin kendi hunisini takıyor oluşudur. Kendisine yetemeyen, ruhunun derinliklerini keşfedemeyen biri de sizin gibi o bulamadığı coşkulu, heyecanlı eğlenceyi ve mutluluğu aramaktadır. İki eksiden bir artı çıkacaksa mutlaka birisinin baş aşağı durabilmesi gerekir ki o vakit huni düşer. Aklı başına gelen biri eğlenme ihtiyacından çok kendisinin yerinde olup olmadığıyla ilgilenmeye başlar. Bu evrende ne işe yarıyor olduğu nasıl eğleneceğinden daha eğlenceli bir bulmacaya dönüşür.

Horatius bizi en çarpıcı sözleriyle uyarır; "Yaptığın işin arasında, sürekli oku ve danış bilgelere / Yaşamını ılımlı geçirmek için ne yapman gerektiğini; / Yönlendirmesin ve ezmesin diye seni, ne doymak bilmez hırs, / Ne de yararsız şeylere duyduğun merak ve umut."

Hele ki son günlerde tanık olduklarımız her evde yaşananların aynı olduğunu gösterdi. Yeni bir keşif gibi görünse de bu ilkçağlardan bilinen bir gerçeklikti. Bizler, belli sistemlerin dayattıklarıyla kendi ruhumuza yabancılaşıp, benliğimizi vitrin mallarıyla takas edip çok eğlendiğimizi zannederken aksine, acınası sefil yalnızlığımızdan kaçtığımızı fark edemedik bile. Yararsız umutlar bizi eğlendiremez. Yaşamın başlıca amacı da bu değildir zaten. Asıl eğlence kendi çabamızla yarattığımız iç dünyamızın zenginliği, bilgeliği karşısında duyacağımız yalın bir gurur olabilir ancak.

Yaşam bir kaleydoskoptur. Her çevirişimizde hepimiz başka şey gördüğümüzü sanırız oysa aynıdır gördüklerimiz. Aynılıktan sıkıldığımızda, eğlence aradığımızda içimize bakalım. Başkasında ya da dünyada bir lunapark yok. Bunun farkına vardığımızda belki gerçek eğlence başlayacaktır.

İspanyol atasözü, "Gece boyalıdır, gündüz beyazdır." der.

İşte çocuklara, gençlere ve de kendimize öğreteceğimiz, hazırlıklı olmamız gereken şey budur.

Bazen gündüzün renginin boyalı olabildiği zamanlarda nasıl eğleneceğiz?