SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Bursa'nın 'Çizakça'sı

Yazının Giriş Tarihi: 06.02.2016 10:34

Bir marka sayılabilecek okul neredeyse unutulmuşlar arasına girerken, yeniden eski anıların canlandırdığı bir kitapla gündeme geldi. "Lülâ ve Ben: Çifte Anı" Çiğdem Kağıtçıbaşı, Doğan Kitap, 2015

Profesör Çiğdem Kağıtçıbaşı, "Lülâ ve Ben" başlıklı kitabıyla, annesi Süheyla Çizakça'nın anılarına kendi hikâyesini de ekleyerek yeniden yâd ediyor.

Süheyla Çizakça Cumhuriyet kadınının en canlı örneği olarak hayata geçiyor eşi İhsan Çizakça ile birlikte. İlk olabilmek, cesaret ve girişimciliğin de diğer adı oluyor aynı zamanda.

Bursa'da o dönemin Türkiye'sinde ilk özel okul açabilme, kadın olarak araba kullanabilme, ideallere sahip olabilme, eşinin yasından çok bıraktığı anılara sahip çıkabilme, hayata her şeye rağmen yenilmeme gibi dile kolay, gerçekleştirilmesi zor özellikler toplamı olarak karşımıza çıkıyor Lülâ.

Kızı Çiğdem Kağıtçıbaşı kendi hayatındaki başarılarının en görünen köşesine Çizakça soyadının mücadelesini, annesinin anılarıyla çoğalttığı yaşanmışlıklarını yerleştiriyor bu kitapla.

Bir hüzün kalıyor insanın içinde kitabı kapattığında. "Sıradan, adı sanı duyulmamış pek çok insanın hayatı buna benzer mücadele, arbede, heyecan, neşe ve hüzünden ibaret aslında" diyesiniz geliyor.

Ama bir başarı öyküsü her hayatta yok tabi. Ayrıcalık burada işte. Bir idealin nasıl varoluşsal biçime dönüştüğünün hikâyesi aslında. Çatışmaların, anlaşamamazlıkların, sevgisizliklerin nedeni bu olsa gerek. Kitaptan bize kalan en gerçekçi izlenim "Şans denilen şeyin kaderin içindeki sihir mi yoksa çok çalışmakla mı gerçekleştiği" sorusu oluyor.

Bir hayat nasıl tek tek taşlar dizilerek kurulur, ne çabalar, ne yürek çırpınışları buna eşlik eder anlıyorsunuz. Gerçek hayat her okuldan daha öğreticidir benim savım. Bana kalsa kendi hayat örneği öğretmenin derste anlattıklarından çok daha etkilidir. Bu kitap onca yılın hülasası gibi.

Her hayat kendi kahramanını yaratıyor. Anne ve babalar kendi çocuklarının doğrularını seçemiyorlar her zaman. Evlilik, eğitim, kararlar, yaşam idealleri kurgulanamıyor. Kişi kendi ailesinin yarımlıklarını, ideallerini kendisininmiş gibi sonraki kuşaklarına aktaramıyor. Çünkü herkes kendi hayatının başkahramanı olmak için dünyada.

Belki de en büyük hata çocuklarımıza vasiyet ettiklerimizdir. Bizi öldükten sonra dahi yaşatan hayalimizdir vasiyetlerimiz ve çocuklarımızın kaldıramayacağı kadar ağır yüklerdir aslında kimbilir? Çünkü insan sadece kendi hayatını taşıyacak kadar bir güçle gelir dünyaya. Fazlası yenilgidir diye düşünürüm hep. Kitaplar hele ki öz yaşam kitaplarını bu bağlamda oldukça eğitici bulurum. Çünkü insan hayatının bir çeşit sağlaması gibidirler. O nedenle çifte anı olarak bu kitap azim, heyecan, mücadele, yapmamız ve yapmamız gerekenler, hayat, başarı, aile, insan, kadın, erkek, öğretmen ve çağdaş olmanın farklı yüzlerini anlayabilmemiz adına oldukça eğitici.

Bir de duygular elbette. Bitmeyen, gitmeyen, insanın çocukluğu gibi, anayurdunda zamana yenilmeden kalan anılar var. Hayatın karnesinde bütün derslerden geçemediğimiz anlar var.

Her şeyin her şeye rağmen bitiyor oluşu mu içinizi üzüyor, yoksa bir insanın hala bir mücadele ve başarı örneği olarak karşımızda duruyor olması mı umutlandırıyor?

Böylesi bir umudu taşıyan hayatın kahramanı olmayı dilemek ve peşinden olanca istekle gideceğimiz bir ideali yaratmak bize düşüyor.

Sonu bir gün yok olmak olsa da. İz bırakmadan gitmek de var bu dünyada.