SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Aziz'im...

Yazının Giriş Tarihi: 18.12.2015 07:24

Size diyeceklerim var. Bu memlekette kendi ruhumuza bir yer bulamaz haldeyiz.

Yarattığınız o çocuk cenneti olmasa, hiç kimseler için yaşanacak yer değil artık buralar hele ki çocuklar için. Sokak çocukları var mıydı sahi siz yaşarken?

Siz onlardan kötülükleri, bilgisizlikleri saklamak için önceden sezdiniz de o güzelim köyü yarattınız, tıpkı yazdıklarınız gibi. Onlarla beraber olmak için, öldükten sonrasını dahi düşündünüz.

Yarı ömrünüz karakollarda, sorgularda geçtiğinden olsa gerek öldükten sonraki sorgularınızı yaşarken tamamlamış oldunuz çoktan. Sivas bile sizi yakamamışken hangi cehennem daha ürkütücüdür ki zaten?

Hani yazarken de çekinmiyor değilim şu satırları. Çünkü bu memleketteki tespit ettiğiniz zekâ yüzdesinin mahcup olunacak tarafında da yer almak var tabi işin ucunda.

Hala bu memlekette yaşıyorsak sizin demenizle vallahi "edepsizlik sayesinde!"

Üzerinizde çocuklar koşsun, oynasın diye mezar yerini sakladığınız gibi biz nereye saklansak?

Sokaklarda mendil satarken, tiner çekerken, o küçücük elleriyle otobanlarda otomobil camları silerken kaybettikleri çocukluklarıyla onlar artık hiçbir yerdeler.

Bütün bu yaşadıklarına rağmen o minicik kalpleriyle yaşama direnebildikleri için "Şimdiki Çocuklar Harika" gerçekten de.

Aynı memleket meseleleri devam etmekte buralarda. Daha da biçimsizleşerek, daha da Tanrısallaşarak, daha da günaha bulanarak. Öyle çok gülmece konuları birikti ki, keşke yine Markopaşa'mız olsanız.

Öldürülen kadınların, sevgisizlik içinde yapayalnız insanların, çalınan masumiyetleriyle kalakalan çocukların, erdemin, vefanın, vicdanın ve iyiliğin görünmez olduğu bir illüzyonun parçası bu topraklarda biz nereye saklanalım?

Hoş siz zaten bütün bunları ta o zamandan bilip de yazmadınız mı, görüp de hapislerde yatmadınız mı? Hala içerde pek çok insan. Gerçi dışarıdayken de bir çeşit "içerde" yaşıyor duygusu kalbimizde. Çok suratsız, mutsuz bu ülkede, halimize gülsek mi ağlasak mı bilemeden dönüp dolaşıp sizi okuyoruz hala.

"Anneler artık yaşamadan ölmeyecek böyle gelmiş ama böyle gitmeyecek" derken ne kadar iyimsermişsiniz. Oysa her şey bıraktığınızdan da kötü.

Uçaksavar top mevzileri yaptırmakla görevlendirildikten sonra üsteğmen rütbesindeyken "görev ve yetkisini kötüye kullandığı" suçlamasıyla askerlikten iyi ki de uzaklaştırılmışsınız da, Allahtan sonradan görevlerinizi "iyi"ye kullanıp gülmeceden, masala, romandan şiire kadar pek çok kitap yazmışsınız ne güzel. Sözcüklerin, yüzyıllar geçse dahi okundukça özgürleşeceğini bildiğiniz gibi.

Bazen yaşamda böyle kalbimizi iyileştiren, yüzümüzü güldüren nedenler de oluyor arada bir. Örneğin Marshall yardımına karşı çıkışınızın ödülü olarak Bursa'da sürgüne mahkûm edildiğiniz ve yine bu günlerinizi gülmece ile anlattığınız "Bir Sürgünün Anıları" adlı kitabınızla beraber özel yaşamınızda da yeni bir kadın kalbine sürgününüz başlıyor ve oğlunuz Ali doğuyor. Siz sözcükleri, o rakamları sevdirirken yine kıymetli bir emanet bırakmış oluyorsunuz bizlere.

Kitaplarınızdaki hazin öykülerin içine saklanmış kırık gülümsemeleri okurken, birine acıları diğer kefesine de gülmeceyi koymuş teraziye benzer bir insan figürü geliyor aklıma, sırtınızda memleket tarihinin sürgün izlerini taşıyan ömrünüzle beraber.

Ben sizi ortaokuldayken tanıdım ilk. Güldüren, düşündüren kitaplarınız vardı. Zannederdim ki sadece ortaokul çocukları okur sizi. Büyüklere göre fazla "kısa" gelmişsiniz diye geçerdi içimden çocuk aklımla. O yaşlarda aynı boydaydık ondandır belki de.

Sonradan soyadınızı alırken bile "Nesin" diye çağırdıkça ne olduğunuzu düşünüp her seferinde kendinize yeniden gelmek isteyecek, devrimi en önce kendinizden başlatacak kadar yürekli olduğunuzu öğrendiğimde, aslında ne kadar " büyük" olduğunuzu anlayabilmiştim ancak.

Yıllar sonra öğretmen olduğumda baktım ki bir arkadaşım çantasında cüzdanı gibi, kimliği gibi sürekli sizin kitaplarınızdan taşıyor mutlaka.

Meğer babasının öldükten sonra her ay Aziz Nesin kitabı okuması vasiyetiymişsiniz.

Şaşırdım! İçimden "Bir insanın kalbinde yer etmek, evlatlarına vasiyet edeceği, çocuklarını emanet edeceği kadar adam akıllı sözler yazan iyi bir yazar olmak, öldükten sonra dahi "var" olmak böyle bir şeymiş demek" dedim kendi kendime.

Özendim. Yaşama adınızı yazıp, bembeyaz bir sayfa bırakıp çıkmışsınız hep yapmayı istediğiniz gibi.

Neden yazdım biliyor musunuz bütün bunları size? Hani şu "İçimde bir merak öyle bir merak ki ölümümden bir ay sonra bir güncük yaşamak ve dostu düşmanı suçüstü yakalamak." merakınızı gidermek için.

Yakaladınız işte arkadaşımı, vasiyeti olan babayı, yarattığınız o güzelim köyde yeri belli olmayan mezar toprağınızın üzerinizde sevgi ve bilgiyle koşan çocukları, size bu mektubu yazan beni.

Yaşarken evinizden daha çok bulunduğunuz hep bir hâkim karşısında, mahkeme salonunda, karakollardayken bari şimdi bir parça mutlu musunuz?

Eminim günahları kalbe yakın "sol"dan yazan melek sizi "aşk"tan suçlamıştır en çok ve her şeye rağmen hep kalmaktan yanadır yazdıklarınız.

"Aynı kâğıdın arka ve ön yüzleri gibiyiz. Sonsuza dek beraber; ama hiçbir zaman birbirlerini görmeyen."

Ama olsun inadına, hala sözcüklerimiz var ve ben sizinle onları bölüşmeye geldim, inadına yazmaya, çünkü yazmak tıpkı "aşk" gibi.

Çünkü yazarken ölüm bile kıyamaz değil mi?