Erinç Büyükaşık'ın hikaye kitapları 'Sınırlar Kapalı' ve 'Dehlizler ve Rüyalar' raflarda okurlarını bekliyor. Okurlarını nasıl bir yolculuğun beklediği üzerine Büyükaşık ile konuştuk.
Haber Giriş Tarihi: 08.03.2022 15:59
Haber Güncellenme Tarihi: 08.03.2022 16:36
Kaynak:
Haber Merkezi
https://www.bursaport.com
PELİN AKDEMİR / BURSAPORT
Bir duvar örülmüş. Duvarın üzerinde tel örgüler. Duvarın bir tarafında askeri üniformalı insanlar, bir tarafında iki kol bir bebeği uzatıyor. 2 aylık bebeğin üzerinde beyaz renkli bir zıbın ve bez var. Afgan halkının Taliban’dan kaçışını anlatan bir simge fotoğraf olarak yerleşti gözlere. Kaçışı, işgali, göçü, yok oluşu, var oluşu, ölümü, geleceği, umudu, çaresizliği içinde barındıran bir simge fotoğraf. Erinç Büyükaşık’ın hikayelerini okurken hissedilen bütün duygular, yaşamın parçası bütün olgular gibi. Sınırlar, sadece ülkelere özgü değil. İnsanlara, yaşama bakışa da ait. Yolculuk, sadece göçmenlere özgü değil. Duygulara, düşüncelere de ait. Büyükaşık, ‘Sınırlar Kapalı’ ve ‘Dehlizler ve Rüyalar’ kitabında okurlarını çıkardığı yolculuğu anlatıyor.
Bir hikayenizin ismi de ‘Sınırlar Kapalı’. Hikayeleri anlayabilmek için önce ‘sınır’ kelimesini tanımlamamız gerekiyor sanırım. ‘Sınır’ bize ne anlatıyor? Neden ‘sınırlar, sınırlarımız’ var?
Sınırların coğrafyanın içinde kalanlar ve gidenler çerçevesinde iki boyutlu bir göçmenlik haline denk düştüğünü düşünerek kaleme almıştım bu öyküyü. Temelde bir tanıklığın kurmaca metin içinde şekil bulmuş hali diyebiliyor bu öykü için. Tüm kimlikler adına sınırlardan söz etmek mümkün aslında coğrafyamızda. Çeperlerde yaşayanlar, öteki kılınanlar, çoğunluğun içindeki ötekiler, dezavantajlı tüm kimlikler, kadınlık halleri, eril iktidarın vahşet ve şiddetti cisimleşerek haylice bu coğrafyada bireyleri, toplumu tahakküm edebilirken, her gün birer kadın cinayetini adeta olağanlaştırılarak aynı coğrafyada yaşarken bir göçmenin Türkiye’de kadınlık, erkeklik, savaş ve ötekiliğin zorunlu sınırlarında yaşaması zaten bir trajedinin resmi gibi geliyor bana. Bu bağlamda insanın zorunlu bir hikâye anlatma ritüeli içinde olduğunu varsayarsak ben de bir öykü yazarı olarak bu çeperlerin izinde bir “göç” öyküsü kaleme almak istedim.
Hikayelerde bir sınır olarak ‘konuşmamak’ karşımıza çıkıyor. Özellikle çocuk ve kadın istismarlarını ve suskunluğu birlikte okuyoruz. Toplum olarak bu sınırlarımızdan nasıl kurtulabiliriz?
Suskunluk hepimizin baş belası sanki. Toplumsal bir kod olarak “susma”nın öğretildiği, konuşmanın, öfkelenmenin, başkaldırının sakıncalı sayıldığı her coğrafyada çocuklar ve kadınlar baskılanan, ötelenen, sindirilen ve yok edilen öznelere dönüşüyor çoğunlukla. Tam da bu noktada sessiz çığlıkların öykülerini yazmaya dair bir derdim oluşmaya başladı son zamanlarda. Çeperdeki yoksul, mutsuz, öfkeli yaşamların öyküleri her biri. İster istemez yaşadığım ülkenin öfkesini yükleniyorum bir yazıcı olarak belki de. İstismar gerçeği de acımasızca suratıma çarpıyor zaten ekranın başına her geçtiğimde ya da bir haber okuduğumda. Elbette öykü dilim, anlatımım birden değişip sertleşiyor çoğu kez. Kısa, çıplak, çoğu devrik ve hatta kimi zaman kuru cümleler çıkıveriyor ağzımdan. Kişilerin, o karakterin ruh durumunu, öfkesini yansıtan cümleler her biri, iç ses ya da bilinçakışı iç içe çoğu kez, bir çığlık, bir şiddet olarak karşımıza çıkar insan hikayeleri hepsi bu açıdan da. Tam da bu noktada kahramanın yolculuğu bu sınırları kabullenmek değil yıkmayı öngörüyor çoğu kez. Sorun şu aslında: Çıplak ruhlarımızı önyargısızca ne kadar kabul edebiliyoruz bu coğrafyada?
Hikayelerinizde ölüm olgusu farklı biçimlerde çokça işlenmiş. Hayat, bir yolculuktur. Ölüm de bu yolculuğun bir parçası mıdır? Ölüm nasıl bir yolculuktur?
Ölüm bir gerçekliktir, korksak da korkmasak da bu bitim haline yüklediğimiz anlamlar evreni oldukça öznel birçok kişi için. Bu açıdan yeni bir başlangıç mı, bitişinin makus tarihi mi ikileminden öte hayatın içindeki değerleri, kazanımları, insani erdemleri ve yolculukları iyi irdelemek, anlamak ve insanı kavrayarak hepimiz yaşam öyküsünü önermesiz ve belki de birbirimizi yeniden tanıyarak keşfetmek aslolan. Zaten yazdıklarımızla sonsuzluk adı verilen belirsizlikte bir iz bırakmak istemiyor muyuz çoğu kez. Çoğu kez ölümü bu anlamda yok sayarak ölümü olağanlaştırmayı tercih eden bir yaklaşım içinde olmuşumdur, bu belki de yazarken yazgıcılığı oldum olası bir felsefi yaklaşım dahilinde reddettiğimden kaynaklanıyor.
Her hikâye farklı bir yolculuk. ‘Uzak yolculuklar’ hikayesinde Fatıma’nın Türkiye’ye kaçışı toplumunda kabul görmeyen bir tercihten. Ülkemizde de aynı durum mevcut. Türkiye’de cinsel tercihleri farklı olan insanlar nasıl bir kaçış yolu buluyor?
Fatıma, benim tanıklığım üzerinden bu ülkede veya bugün Ukrayna sınırında yaşayan bir dizi göç öyküsünün mağdurlarına sesleniş olarak okunabilir. Fatıma’nın erkek egemen bir cinsiyet rolünü reddeden güçlü bir kahraman olmasını yeğledim bu noktada. Kendi çıkış ve kurtuluş öyküsünü yazarken bir yığın travmayı da yüklenen bu kahraman onu kuşatan “kötülüğü” ve baba, abi, erkek aile değerlerini dirençle aşmaya çalışırken bir yığın göçmenin hayata dair tutunuş öyküsü de canlanmıştı gözümün önünde. Çağın göç ve savaş gerçeğinde, cinsiyet rolleri, erkek şiddetinin evrensel tarihi bu öyküde adeta kahramanın iç sesiyle okura ulaştı diyebilirim.
“En vasat hayatların bile anlatılmaya değdiğini düşünüyorum, herkes öykü kahramanı olabilir.” diyorsunuz. Herkesin öyküsü yazılır mı?
Öykü bir tanıklıksa, tanıklığın dönüşümünde yazarın yorumu, düş evreniyse elbette gökten öyküler yağan bir ülkede yaşarken vasat hikâyenin sadece anlatımla ve estetikle ele alınabilecek bir başlık olduğunu düşünüyorum. Elbette tüm konular birbirinin tekrarı gibi görülebilir anlatmaya kalktığınızda. Hatta her kahraman farklı bir coğrafyada benzer politik, kişisel, toplumsal trajedilerin izinde yürüyor da denilebilir. Sanırım burada yazarın bakış açısı, yordama hali, taslak öyküye biçtiği yazınsal söylem belirleyici oluyor. Fark ediyorum ki öykülerimde benzer travmaları yüklenmiş farklı çeperlerdeki kadınlar ve erkekler kendi izinlerinden ben ortak ötekinin “başka” hallerim diyebiliyor.
Hikayelerde sorunlu aileler, sorunlu ebeveynler var. Pasif anne, dayakçı veya içkici baba rolleri… Bir taraftan ‘aile’ kavramının kutsallaştırılması atıfta bulunuyorsunuz. Aile kavramının kutsallığı neden yıkılmalı?
Sanki bir Yeşilçam dramı gibi görünüyor başlangıçta sanırım bu. Ancak şu var ki tam da Masumiyet’teki ucuz otel müşterilerinin televizyonda izledikleri o klişe filmlerin öykülerini yaşamaları gibi taşradan, kentlere hep benzer travmalar, trajediler, yok oluşlar, annelik, babalık rolleri ve suskunluklar her öykünün konusu olabiliyor. Bence Türkiye’de aile kurumu baştan sona deşilmesi, yüzleşilmesi ve tartışılması gereken bir kurum. Bu açıdan ben bu kutsallığı ve kutsallık algısını reddederek anlatmaya çalışıyorum bu insan portrelerini.
Farklı hikayelerden iki cümle: “Oldum olası insan insanın düşmanıydı” ve “Her yıl yeni bir adak seçmeli Tanrılara”. Tanrı insanı adak olarak mı yarattı yoksa Tanrı’nın yaratısı insan mı kendi kendinin düşmanı olmayı seçti?
İnsan insanın kurdudur sözünü oldum olası severim. Bu bizim canavarlaşma tarihimizin bir uzantısı gibi adeta. Savaşları yaratan insan, ölümlere hükmeden insan, kuralların, normların içinde hapsolurken yok sayarak, öteki kılarak da belki de başka bir cinayetin tarafı olmuyor mu. Gerçek bir silahı kullanmadan da insanın ötekini yok edebileceğini varsayabiliriz, açlıkla terbiye edilmiş kalabalıkların birbirini aile değerleri, toplumsal normlarla da yok edebildiğini düşünüyorum. Hele de savaşın gölgesinde varoluş mücadelesi verirken hepimiz çok daha fazla birbirimizin düşmanı olmaya başlıyoruz çoğunlukla.
Son olarak bugünlerde yayımlanacak olan romanınızdan söz edelim. Neden “Murat Ka’nın Çoğul Yalnızlığı”?
Öyküden romana geçiş benim için oldukça sancılı oldu aslında. Zihnimde birbiriyle ilişkili bir yığın öyküyü birleştirmek ve kahramanın aslında çoğul bir tarihi olduğu bilinciyle metnin hakkını vermek başlangıç noktam oldu. Öykülerdeki yazgıyı onaylamış aslen taşralı beyaz yakalı bireylerin “suskunluk” ve çığlıkları çıkıverdi ortaya. Taşra ve taşralaşan metropolün insan hallerini anlatmaya çalıştım bu ilk romanda.
Taşra, taşranın kentleşen görünümleri, beyaz yakalılığın yoksulluğu, “bireysel” ve “toplumsal“ vicdanın izinde kahramanın yüzlerce yıllık yolculuğunun izinden gittim belki de. “Murat Ka’nın Çoğul Tarihi” tam da bireyin kalabalıkların içindeki yalnızlığının çoğul bir sese dönüştüğünü, kahramanın aslında toplumsal bir vicdanın temsilcisi olduğunu ifade ediyor aslında. Elbette metnin derdi ve tasasını anlatabilip anlatamadığına da kararı okur verecek.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Erinç Büyükaşık'la öykü ve yazma sürecine dair
Erinç Büyükaşık'ın hikaye kitapları 'Sınırlar Kapalı' ve 'Dehlizler ve Rüyalar' raflarda okurlarını bekliyor. Okurlarını nasıl bir yolculuğun beklediği üzerine Büyükaşık ile konuştuk.
PELİN AKDEMİR / BURSAPORT
Bir duvar örülmüş. Duvarın üzerinde tel örgüler. Duvarın bir tarafında askeri üniformalı insanlar, bir tarafında iki kol bir bebeği uzatıyor. 2 aylık bebeğin üzerinde beyaz renkli bir zıbın ve bez var. Afgan halkının Taliban’dan kaçışını anlatan bir simge fotoğraf olarak yerleşti gözlere. Kaçışı, işgali, göçü, yok oluşu, var oluşu, ölümü, geleceği, umudu, çaresizliği içinde barındıran bir simge fotoğraf. Erinç Büyükaşık’ın hikayelerini okurken hissedilen bütün duygular, yaşamın parçası bütün olgular gibi. Sınırlar, sadece ülkelere özgü değil. İnsanlara, yaşama bakışa da ait. Yolculuk, sadece göçmenlere özgü değil. Duygulara, düşüncelere de ait. Büyükaşık, ‘Sınırlar Kapalı’ ve ‘Dehlizler ve Rüyalar’ kitabında okurlarını çıkardığı yolculuğu anlatıyor.
Bir hikayenizin ismi de ‘Sınırlar Kapalı’. Hikayeleri anlayabilmek için önce ‘sınır’ kelimesini tanımlamamız gerekiyor sanırım. ‘Sınır’ bize ne anlatıyor? Neden ‘sınırlar, sınırlarımız’ var?
Sınırların coğrafyanın içinde kalanlar ve gidenler çerçevesinde iki boyutlu bir göçmenlik haline denk düştüğünü düşünerek kaleme almıştım bu öyküyü. Temelde bir tanıklığın kurmaca metin içinde şekil bulmuş hali diyebiliyor bu öykü için. Tüm kimlikler adına sınırlardan söz etmek mümkün aslında coğrafyamızda. Çeperlerde yaşayanlar, öteki kılınanlar, çoğunluğun içindeki ötekiler, dezavantajlı tüm kimlikler, kadınlık halleri, eril iktidarın vahşet ve şiddetti cisimleşerek haylice bu coğrafyada bireyleri, toplumu tahakküm edebilirken, her gün birer kadın cinayetini adeta olağanlaştırılarak aynı coğrafyada yaşarken bir göçmenin Türkiye’de kadınlık, erkeklik, savaş ve ötekiliğin zorunlu sınırlarında yaşaması zaten bir trajedinin resmi gibi geliyor bana. Bu bağlamda insanın zorunlu bir hikâye anlatma ritüeli içinde olduğunu varsayarsak ben de bir öykü yazarı olarak bu çeperlerin izinde bir “göç” öyküsü kaleme almak istedim.
Hikayelerde bir sınır olarak ‘konuşmamak’ karşımıza çıkıyor. Özellikle çocuk ve kadın istismarlarını ve suskunluğu birlikte okuyoruz. Toplum olarak bu sınırlarımızdan nasıl kurtulabiliriz?
Suskunluk hepimizin baş belası sanki. Toplumsal bir kod olarak “susma”nın öğretildiği, konuşmanın, öfkelenmenin, başkaldırının sakıncalı sayıldığı her coğrafyada çocuklar ve kadınlar baskılanan, ötelenen, sindirilen ve yok edilen öznelere dönüşüyor çoğunlukla. Tam da bu noktada sessiz çığlıkların öykülerini yazmaya dair bir derdim oluşmaya başladı son zamanlarda. Çeperdeki yoksul, mutsuz, öfkeli yaşamların öyküleri her biri. İster istemez yaşadığım ülkenin öfkesini yükleniyorum bir yazıcı olarak belki de. İstismar gerçeği de acımasızca suratıma çarpıyor zaten ekranın başına her geçtiğimde ya da bir haber okuduğumda. Elbette öykü dilim, anlatımım birden değişip sertleşiyor çoğu kez. Kısa, çıplak, çoğu devrik ve hatta kimi zaman kuru cümleler çıkıveriyor ağzımdan. Kişilerin, o karakterin ruh durumunu, öfkesini yansıtan cümleler her biri, iç ses ya da bilinçakışı iç içe çoğu kez, bir çığlık, bir şiddet olarak karşımıza çıkar insan hikayeleri hepsi bu açıdan da. Tam da bu noktada kahramanın yolculuğu bu sınırları kabullenmek değil yıkmayı öngörüyor çoğu kez. Sorun şu aslında: Çıplak ruhlarımızı önyargısızca ne kadar kabul edebiliyoruz bu coğrafyada?
Hikayelerinizde ölüm olgusu farklı biçimlerde çokça işlenmiş. Hayat, bir yolculuktur. Ölüm de bu yolculuğun bir parçası mıdır? Ölüm nasıl bir yolculuktur?
Ölüm bir gerçekliktir, korksak da korkmasak da bu bitim haline yüklediğimiz anlamlar evreni oldukça öznel birçok kişi için. Bu açıdan yeni bir başlangıç mı, bitişinin makus tarihi mi ikileminden öte hayatın içindeki değerleri, kazanımları, insani erdemleri ve yolculukları iyi irdelemek, anlamak ve insanı kavrayarak hepimiz yaşam öyküsünü önermesiz ve belki de birbirimizi yeniden tanıyarak keşfetmek aslolan. Zaten yazdıklarımızla sonsuzluk adı verilen belirsizlikte bir iz bırakmak istemiyor muyuz çoğu kez. Çoğu kez ölümü bu anlamda yok sayarak ölümü olağanlaştırmayı tercih eden bir yaklaşım içinde olmuşumdur, bu belki de yazarken yazgıcılığı oldum olası bir felsefi yaklaşım dahilinde reddettiğimden kaynaklanıyor.
Her hikâye farklı bir yolculuk. ‘Uzak yolculuklar’ hikayesinde Fatıma’nın Türkiye’ye kaçışı toplumunda kabul görmeyen bir tercihten. Ülkemizde de aynı durum mevcut. Türkiye’de cinsel tercihleri farklı olan insanlar nasıl bir kaçış yolu buluyor?
Fatıma, benim tanıklığım üzerinden bu ülkede veya bugün Ukrayna sınırında yaşayan bir dizi göç öyküsünün mağdurlarına sesleniş olarak okunabilir. Fatıma’nın erkek egemen bir cinsiyet rolünü reddeden güçlü bir kahraman olmasını yeğledim bu noktada. Kendi çıkış ve kurtuluş öyküsünü yazarken bir yığın travmayı da yüklenen bu kahraman onu kuşatan “kötülüğü” ve baba, abi, erkek aile değerlerini dirençle aşmaya çalışırken bir yığın göçmenin hayata dair tutunuş öyküsü de canlanmıştı gözümün önünde. Çağın göç ve savaş gerçeğinde, cinsiyet rolleri, erkek şiddetinin evrensel tarihi bu öyküde adeta kahramanın iç sesiyle okura ulaştı diyebilirim.
“En vasat hayatların bile anlatılmaya değdiğini düşünüyorum, herkes öykü kahramanı olabilir.” diyorsunuz. Herkesin öyküsü yazılır mı?
Öykü bir tanıklıksa, tanıklığın dönüşümünde yazarın yorumu, düş evreniyse elbette gökten öyküler yağan bir ülkede yaşarken vasat hikâyenin sadece anlatımla ve estetikle ele alınabilecek bir başlık olduğunu düşünüyorum. Elbette tüm konular birbirinin tekrarı gibi görülebilir anlatmaya kalktığınızda. Hatta her kahraman farklı bir coğrafyada benzer politik, kişisel, toplumsal trajedilerin izinde yürüyor da denilebilir. Sanırım burada yazarın bakış açısı, yordama hali, taslak öyküye biçtiği yazınsal söylem belirleyici oluyor. Fark ediyorum ki öykülerimde benzer travmaları yüklenmiş farklı çeperlerdeki kadınlar ve erkekler kendi izinlerinden ben ortak ötekinin “başka” hallerim diyebiliyor.
Hikayelerde sorunlu aileler, sorunlu ebeveynler var. Pasif anne, dayakçı veya içkici baba rolleri… Bir taraftan ‘aile’ kavramının kutsallaştırılması atıfta bulunuyorsunuz. Aile kavramının kutsallığı neden yıkılmalı?
Sanki bir Yeşilçam dramı gibi görünüyor başlangıçta sanırım bu. Ancak şu var ki tam da Masumiyet’teki ucuz otel müşterilerinin televizyonda izledikleri o klişe filmlerin öykülerini yaşamaları gibi taşradan, kentlere hep benzer travmalar, trajediler, yok oluşlar, annelik, babalık rolleri ve suskunluklar her öykünün konusu olabiliyor. Bence Türkiye’de aile kurumu baştan sona deşilmesi, yüzleşilmesi ve tartışılması gereken bir kurum. Bu açıdan ben bu kutsallığı ve kutsallık algısını reddederek anlatmaya çalışıyorum bu insan portrelerini.
Farklı hikayelerden iki cümle: “Oldum olası insan insanın düşmanıydı” ve “Her yıl yeni bir adak seçmeli Tanrılara”. Tanrı insanı adak olarak mı yarattı yoksa Tanrı’nın yaratısı insan mı kendi kendinin düşmanı olmayı seçti?
İnsan insanın kurdudur sözünü oldum olası severim. Bu bizim canavarlaşma tarihimizin bir uzantısı gibi adeta. Savaşları yaratan insan, ölümlere hükmeden insan, kuralların, normların içinde hapsolurken yok sayarak, öteki kılarak da belki de başka bir cinayetin tarafı olmuyor mu. Gerçek bir silahı kullanmadan da insanın ötekini yok edebileceğini varsayabiliriz, açlıkla terbiye edilmiş kalabalıkların birbirini aile değerleri, toplumsal normlarla da yok edebildiğini düşünüyorum. Hele de savaşın gölgesinde varoluş mücadelesi verirken hepimiz çok daha fazla birbirimizin düşmanı olmaya başlıyoruz çoğunlukla.
Son olarak bugünlerde yayımlanacak olan romanınızdan söz edelim. Neden “Murat Ka’nın Çoğul Yalnızlığı”?
Öyküden romana geçiş benim için oldukça sancılı oldu aslında. Zihnimde birbiriyle ilişkili bir yığın öyküyü birleştirmek ve kahramanın aslında çoğul bir tarihi olduğu bilinciyle metnin hakkını vermek başlangıç noktam oldu. Öykülerdeki yazgıyı onaylamış aslen taşralı beyaz yakalı bireylerin “suskunluk” ve çığlıkları çıkıverdi ortaya. Taşra ve taşralaşan metropolün insan hallerini anlatmaya çalıştım bu ilk romanda.
Taşra, taşranın kentleşen görünümleri, beyaz yakalılığın yoksulluğu, “bireysel” ve “toplumsal“ vicdanın izinde kahramanın yüzlerce yıllık yolculuğunun izinden gittim belki de. “Murat Ka’nın Çoğul Tarihi” tam da bireyin kalabalıkların içindeki yalnızlığının çoğul bir sese dönüştüğünü, kahramanın aslında toplumsal bir vicdanın temsilcisi olduğunu ifade ediyor aslında. Elbette metnin derdi ve tasasını anlatabilip anlatamadığına da kararı okur verecek.
En Çok Okunan Haberler