"Mutlu olmayı neden öğretmezler !"

Zuhal KİŞİN KÖSEOĞLU 15 Şubat 2019 Cuma, 09:37

Bir önceki yazımda sizlere Optimum Denge Modeli'nden (ODM) söz ettim.

Kurucusu Tamer Dövücü'nün "pratiğe yönelik bir yaşam modeli" olarak tanımladığı ODM, "insan davranışları açısından en değerli dönüşümü, dışarıdan gelen bir sorunu veya negatif bir enerjiyi alıp, işleyip bir çözüme veya pozitif enerjiye dönüştürmeyi" amaç ediniyor.

Üç aşamalı ODM eğitimleri ile ülke genelinde bu yaşam modelini yaygınlaştırmayı düşünen ve yakın zamanda da bunu bir sivil toplum hareketi haline getirmeyi amaçlayan Dövücü'nün nihai amacı, mutlu kişiler, dolayısıyla mutlu toplum için bir ömür adayarak ulaştığı bilgilerini paylaşmak.

Tamer Dövücü, "Başarı, özdeğer, umut, özgüven, ustalık, farkındalık, hoşgörü ve biz olmak ODM'ye göre temel amaçtır. Bir toplumda negatif yeteneklerimizle başa çıkmayı, onları zayıflatmayı, mutlu olmayı neden öğretmezler?" diye soruyor.

İşte bu nedenle de yola koyuluyor.

Bu yazımızda ODM Vakfı Kurucusu Tamer Dövücü ile "ruhsal sağlık, ben ve biz olmak, toplumumuzda kişisel gelişim seminerlerinin de birer finans kaynağı olarak görülmesi, sağlıklı bir toplum olmak için gerekenler ..." gibi birkaç sorudan oluşan söyleşimizi okuyacaksınız.

Z.K : Ruhsal sağlık deyince ne anlamalıyız?

T.D : Biz bir sistemi sürdürülebilir ve fonksiyonel olmasını ve bu ikisinin bir arada olmasını anlıyoruz. Tıpta buna homeostatis deniliyor ya da optimum denge deniliyor. Dolayısıyla her sistemin hem sürdürülebilir hem fonksiyonel olduğu nokta bizde sağlık anlamına geliyor.

Bu işletmede de sağlık anlamına geliyor, tıpta da sağlık anlamına geliyor, ruh sağlığında da sağlıklı olmak anlamına geliyor. Dolayısıyla hepsi için tanımımız aynı. Bir şey fonksiyonlarını yerine sağlam getiriyorsa ve bunu sürekli yapabiliyorsa sağlıklıdır.

Z.K : Ben olmak -  biz olmak, günlük hayatta sıklıkla kullandığımız kavramlar. Sıradan görünen bu kavramların ruhsal hayatımıza ve davranışlarımıza etkisi nedir?

T.D : Kişinin en önemli anlamlandırması gereken şey kendini ve hayatı doğru olarak tanımlamasıdır. Kişi kendini tanımlarken psikolojik olarak ben kısmını, toplumsal olarak ise biz kısmını tanımlamak durumundadır.

Dolayısıyla "ben-biz" ayrımı burada anlam ifade ediyor. İnsan sosyal bir varlık olduğu için "biz" içinde yer alıyor psikolojik bir varlık olduğu için bireyselliği yani benliği var ve bu ikisini dengelediğinde hem toplumla uyumlu olabiliyor hem kendi ile uyumlu olabiliyor.

Z.K : Peki birey ve ben olma arasındaki fark?

T.D : Birey ile ben olma arasında ODM açısından bir fark yok.

Z.K : Düşünce kalıpları sisteminizde de var. Kişinin varlığını nasıl düzenliyor bunlar?

T.D : Düşünce kalıbı dediğimiz şey kişinin hayata ait genellemeleri. Örneğin kişi fırsatları fazla görüyorsa hayatı fırsat olarak görüyor biz bu insanlara yaklaşmacı ya da iyimser diyoruz. Tehditleri fazla görüyorsa kötümser diyoruz. Dolayısıyla kişi yaşamının belli bir noktasında bir ağırlık seçiyor ve buna göre hayata iyimser ya da kötümser olarak bakıyor.

Bir başka düşünce kalıbında olayları kontrol mü etmesi gerektiğine akışa mı bırakması gerektiğine karar veriyor ve bunlar arasında bir seçim yapıyor. Başka bir düşünce kalıbında prosedürcü mü yoksa seçenekçi mi olması gerektiğine karar veriyor.

Dolayısıyla bunları zaman içinde seçiyor ve 25 yaşına kadar büyük oranda hayata nasıl bakacağına karar veriyor. Bunları bir kere oluşturduktan sonra hayata hep o şekilde bakıyor. Yani iyimser iyimser olmaya kötümser kötümser olmaya devam ediyor. Tek tip olaylar bu kişinin hayata bakışını pek de kolay değiştirmiyor.

Z.K : Olaylar ve durumlar karşısında kişilerin etkilenme ve tepki verme düzeyleri birbirinden farklı olmakla birlikte ruhsal sağlığımıza en az zarar verecek şekilde davranmamız mümkün müdür? Ne yapmak gerekiyor?

T.D : Davranış bir çıktıdır. Davranış çıktısının sağlıklı olması işlemin sağlıklı olması ile ilgilidir. İşlemin sağlıklı olması ise sizin hayata ait haritanızın gerçekçi olması, yetkinlikleriniz sayesinde bu haritaya uygun davranışları yapabilmek için donanımlı olmanız gerekir.

Dolayısıyla gerçekçi, donanımlı, esnek ve hedefli iseniz davranışlarınız sağlıklı olarak gerçek yaşama yansır.

Z.K : Sağlıklı bir toplum olabilmek için dikkate alınması gerekenler nelerdir? Sağlıklı dönüşüm toplumsal açıdan ne kadar zamanda gerçekleşebilir?

T.D : Bireyin bir kimlik geliştirme süresi 6 ay ile 2 yıl arasındadır. Toplumdaysa bu bir iki kuşak gerektirir. Dolayısıyla eskiden kuşak oluşturma süresi 20-30 yıldı, şu anda 5 yıla kadar inmiş vaziyette. Dolayısıyla bir toplumda 10 yıllık bir süreçte bir dönüşüm gerçekleştirilebilir.

Sağlıklı olma kriteri toplum için bireyle aynıdır. Ben- biz dengesidir. Toplumun hem bireye müsaade etmesi ama toplumun aynı zamanda birtakım ortak değerler etrafında biz olabilmesi gerekir. Kültür bireye müsaade ediyorsa ve birtakım dinamiklerle -bunlar dil olur, din olur, birtakım görenek gelenekler olur- bunu yapabiliyorsa dengelidir.

Z.K : Toplumumuzda kişisel gelişimin de para kazanmaya odaklı olduğunu gözlüyorum. Çoğunlukla psikolog ya da işletmeci kendi kişisel gelişiminden de ziyade para kazanmaya odaklı davranıyor ve bu nedenle "biz"in içindeki "ben" daha fazla büyüdü diye düşünüyorum. Yani "kendi yaşamımın kalitesini, niteliğini arttırayım, varlığımın değerini arttırayım, onun etki alanı içerisinde büyüsün" gibi bir kaygı çoğunlukla görmüyorum.

Tamer Dövücü

T.D: Kapitalizm ben üzerine kuruludur. Dolayısıyla kapitalizm arttığı zaman globalleşmenin etkisiyle bireysellik artar. Türkiye bizden bene doğru bir geçiş yapıyor. Ama biz zaten çok sağlıklı değildi dolayısıyla yeni gelen ben nesli de çok sağlıklı değil. Bunları hazmetmek ciddi zaman alacak.

Z.K: Az önce sorduğum sorunun içinde yer verdiniz ama bu dengeyi koruyabilmek için ne yapması lazım Türk toplumunun?

T.D: Türk toplumunun bir kere bu kararı vermesi gerekiyor. Yani, Türk toplumu eskiden bireyselliği biz adı altında bastırmayı seçti. Bu yüzden bastırılmış bireysellik pasif-agresif bir kişilik bozukluğu şeklinde toplumun bir parçası oldu.

Bir kere, bireye bir alan yaratmak gerekiyor. Kişisel gelişim konusu Türkiye'de sağlıksız gelişiyor, buna katılıyorum. Ama bireysel gelişim konusu bireyin toplum içinde var olduğunun da aslında bir çeşit tepkisi.

Dolayısıyla bu tepki kendini bu şekilde gösterdi. Eğer yeterli sayıda psikolog ve donanımlı psikolog olsaydı zaten kişisel gelişim böyle bir alanı yetersiz kişilerle dolduramazdı. Biz ODM - 3 eğitimlerine örneğin sadece psikologları alıyoruz.

Amacımız psikologların bu boşlukları doldurması, çünkü diğerleri yetkin olmadan doldurmaya kalkıyorlar. Bazıları iyi niyetle yapıyor bunu bazıları sırf para amaçlı yapıyor bazılarının da umurunda değil dolayısıyla bu alanın bir düzenlenmesi gerekiyor.

Z.K: Psikologların boşlukları doldurmasından söz ediyorsunuz; öğretmen yetiştiren kurumlara da bu konuda çok büyük bir iş düşmüyor mu? Örneğin, eğitim fakültelerinde kimlik ve kişilik gelişim eğitim programları olmalı diye düşünüyorum. Dikkat ederseniz özellikle, kişisel gelişim demedim, kimlik ve kişilik gelişimi dedim.

T.D: Bunlar teorik olarak var ama psikoterapi olarak bunlar eksik. Türkiye'de psikologların psikoterapist olarak yetiştikleri varsayılıyor. Ben 14 yıldır psikolog eğitimi veriyorum hem eğitim enstitüsü başkanı olarak veriyorum hem de ODM'yi geliştirmiş biri olarak sadece psikologlara yönelik eğitim veriyorum.

En önemli anlaşılması gereken şeylerden birisi şu; bizim üniversitelerimizde psikoterapist yetiştirilmiyor, psikolog yetiştiriliyor. Psikologlar psikoterapist olmayı yurtdışındaki psikoterapi enstitülerinin Türkiye'de verdikleri eğitimlerde öğreniyorlar. Bizim Ericson Eğitimi'nde ya da işte kognitivcilerin (cognitive - bilişselciler), derneklerin birtakım eğitimlerinden olduğu gibi.

Davranış psikoterapi, psikodrama eğitimleri ya da satir eğitimleri gibi eğitimler; hep bunlar dış enstitülerin Türkiye şubelerince verilen eğitimler. Bunların üniversitelerin içinde olması lazım.

Z.K: Öğretmen yetiştiren eğitim fakültelerinin bu toplumsal dönüşümde oynayacağı rol bakımından genelleştirmek istemiştim.

T.D: Şu anda Türkiye' de toplumsal dönüşümün bir hedef olduğunu düşünmüyorum. Varsa da sadece siyasi amaçlarla yapılmaya çalışıldığını düşünüyorum. Dolayısıyla böyle bir şey için Türkiye şu anda öncelik olarak buna bakmıyor.

Z.K: Bakması için ne yapmak lazım?

T.D: Her dönüşüm farkındalıkla başlar. Önce farkındalığın oluşması lazım.

Z.K: Ama Milli Eğitim Bakanlığı'nın sizinle neurologic linguistic english konusunda bir çalışma yaptığını söylemiştiniz. Acaba peşi sıra da bu alanda çalışma isteği gelebilir mi? Yani, ODM' nin eğitim fakültelerinde de ders içeriğinde uygulanması gibi bir proje sizden istenebilir mi?

T.D: Buna çok daha zaman olduğu düşüncesindeyim. Yani, ne Milli Eğitim Bakanlığı'nın böyle bir projesi olduğunu biliyorum ne de hazır olduklarını düşünüyorum. Dolayısıyla şu anda çok daha basic çok daha temel öncelikler var Milli Eğitim ile ilgili. Önce bir onların karşılanması gerekiyor.

Z.K: Örneğin? Bir iki tanesini söylemeniz gerekirse...

T.D: Örneğin, dille ilgili sorun. Örneğin, sınavlarla ilgili ha bire değiştirilen sistemler. Örneğin, dershaneler problemi. Önce bunların çözülmesi lazım.  

Z.K: ODM' nin ilkeleri ve amaçlarını özetlemeniz gerekirse, ne dersiniz?

T.D: ODM' nin amacı, insanların mutlu olması. İnsanların ben ve biz olarak dengede olması. İnsanların hem başarılı hem huzurlu olmaları hem de dengede olmaları. Dolayısıyla kuşakların da buna göre yetişmesi.

Z.K: ODM Vakfı hakkında kısaca bilgilendirmede bulunur musunuz?

T.D: ODM Vakfı ODM' nin ilkelerini toplumsal boyuta daha yaygın olarak taşımayı amaçlıyor. Şu anda 'Annelik Okulu' projelerden bir tanesi. Çünkü anne sağlıklıysa çocuğun sağlıklı yetişeceğini varsayıyor.

Bir diğeri gençlikle ilgili bir proje. Bir diğeri İK projesi. Bir diğeri ODM' nin Amerika' da yaygınlaşması ile ilgili bir proje. Bir diğeri psikologların yetiştirilmesi ile ilgili ODM' nin bir psikoterapi modeli olarak uluslararası bir model olması ile ilgili.

Bunlar adım adım oluşturulmaya çalışılıyor.

Z.K: Akıl- emek- yürek denge ilişkisi modelinizin özünü bir anlamda ya da temelini oluşturuyor. Bu konuda söyleyecekleriniz neler olabilir? Yani üçünün önem ve değeri aynı mıdır?

T.D: Değildir. Aslında en üstte denge var, sonra yürek geliyor, akıl ondan sonra geliyor, emek en altta geliyor. Çünkü denge bozulduğunda diğerleri bozluyor. Yürek mi akıl mı derseniz, yürek.

Çünkü kimse aklı için ölmez ama yüreği için insanlar ölürler. Emek mi akıl mı? Akıllıca emek harcarsanız daha iyi sonuç alırsınız o yüzden akıl daha üstte. Akıl- emek- yürek bir araya geldiğinde insanları optimum dengeye getiren en basit en sade sistemin anahtarını oluşturuyor.

Z.K: Peki Türk toplumu açısından bu dengeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

T.D: Türk toplumu açısından, Türklerin yürekle ilgili çok büyük sorunları yok. Yani, Türk halkının yüreği var, düşünme şekli olarak Türk halkının sistemik düşünmeyi öğrenirse stratejik ve tepkisel düşünmeden de kurtulma şansı var.

Dolayısıyla sistemik düşünmeye ağırlık verirsek ve bunu yürekle de dengelersek emek zaten kendiliğinden gelecektir.

(Bilinçli düşünme, stratejik ve sistemik düşünme olarak ikiye ayrılır. Stratejik düşünmede insan objektif gerçekliğin peşine düşmüştür. Neden - sonuç ilişkisini dugularına göre değil de nedensellik mekanizmasıyla anlamaya çalışmıştır.

Sistemik düşünmede ise nedensellik ilişkisi lineer değil döngüseldir. A, B'yi etkilediği gibi B de geri dönüp A'yı etkiler. Bunun sonucundan optimizasyon gerçekleşir ve iki taraf birbirinden daha farklı yeni bir şey oluşturur. Ortaya çıkan şey artık ikisinden de farklıdır.)

Z.K : Değinmek istediğiniz başka bir konu var mı?

T.D: Öğrenme bir süreç ve her yaşta devam eden bir süreç özellikle hayatı ve kendini doğru öğrenmek bu işin temeli. Bu, bir yolculuk. Bu yolculuğa çıkanların hem gelişmeleri hem büyümeleri hem de keyif almaları dileğiyle diliyorum.

Z.K: Söyleşi için teşekkür ederim.