Felsefeci Kadın'ın, Hoca'ya Hac zulmü (!)

Zuhal KİŞİN KÖSEOĞLU 29 Ekim 2017 Pazar, 03:06

Bu yıl, çocukluğumdan bu yana arzu ettiğim Hac ziyaretimi gerçekleştirdim. 24. İstanbul Kafilesi'ne dahil olarak bu yolculuğu yaptım. Kaleme aldığım bu yazıda sizlerle paylaşmak istediğim konu, benim almış olduğum felsefe eğitimimin, benim mi yoksa Kafile Başkanının mı başına dert olduğu. Az biraz sabredip yazıyı okuyun ve siz karar verin.

Kafile Başkanımızın adını bu satırlarda anmayacağım, ancak Bursa İl Müftülüğü ile konuyu paylaşmış olduğumu bilin.

23 Ağustos'ta yapacağımız Hac yolculuğumuz öncesinde, Şehreküstü Camii'nde hacı adayları ve kafile sorumluları ile bir tanışma toplantısı düzenlendi. Toplantıda Kafile Başkanı bilgilendirme içeriği de taşıyan konuşması sırasında sık sık 1981'den bu yana defalarca bu görevi yerine getirdiğini ve "ataşelik" görevinde de bulunduğunu belirtiyordu.

Tanışma faslının son turunda, ilk tanışma sırasında söylemiş olduğum "öğretmen emeklisi" ifadesi yetmemiş olmalı ki bu kez bölümümü sordu. Oysa ilk turda eğitimini aldığım alanı söylememem olası bir kazaya kurban gitmek istemeyişimdendi.

Başka hacı adaylarının toplantıya sonradan gelmeleri ardından yeniden tanışma faslında, bu kez, "hangi bölüm?" sorusundan kaçamadım; "felsefe" deyince, tehlikesinden kaçındığım üzere, bizim muhterem, "Biz İlahiyatçılar, felsefecilerle anlaşamayız" zikrinde bulundu. Sadece, "Öyle olsa burada ne işim var!" demekle yetindim ya; oysa bu konuda hocaya söyleyecek ne çok söz ağzıma sökün etti ama dudaklarımı sıkı sıkıya kapattım. Ve "dakika bir gol bir" bu durum nedeniyle, içimdeki ses, salimen bir ziyaret için bu zattan olabildikçe uzak durmamı öğütledi.

3 günlük Medine ziyaretimiz sırasında bunu başardım, Mekke'ye varışımızın ikinci gününde olanlar oldu. Öğle saati konakladığımız otelin yemekhanesinde karşılaştığım Grup Başkanımız ile selamlaştım ki, Kafile Başkanı'nın beni sorduğunu söyledi. Aynı masada oturdukları için de o sırada masadaki diğer kişilerle konuşmakta olan Kafile Başkanı'na, "Hocam Zuhal Hanım'ı soruyordunuz", diyerek dikkatini çekti. Kafile Başkanı beni görür görmez sağ eline havada heybetli bir yay çizdirerek, beni çok dağınık bulduğunu ve halimin hal olmadığını söyledi, kendisine doğru da yönelmemi istedi.

Ben ki o gün hem eşim hem kızım adına iki tavaf yapmış ve Kabe'ye el sürmüşüm, huzur doluyum. Hoca'nın bu sözleri karşısında nasıl bir şaşkınlığa uğradığımı varın siz hayal edin, ama bu kez Şehreküstü Cami'ndeki kadar sabırlı olamadım, "İki tavaf yapıp, Kabe'ye el sürmek dağınıklıksa, evet dağınığım" dedim ama iç sesim sabrımın sınandığı yerde olduğumu hatırlatınca, ters yüz dönüp yürümeye başladım.

Hoca bu kez "Nerde senin Kocan?" diye hesap sordu. Sizlerin de "Yok daha neler!" dediğini duyar gibiyim ve bu olayın, büyük bir otelin yemekhanesinde meydana geldiğini bir kez daha belirteyim. Olabilecek en nazik yanıtla, "Allah ile beraber geldim, O'nun dostluğu bana yeter" cümlem onda nasıl bir etki yarattı bilemem ama  arkamdan şöyle bağırıyordu: "Seninle işimiz var, bakalım ne olacak. Allah sonumuzu hayır etsin ..."

Her şeye rağmen sakin olmaya çalıştım. Zira oraya nefsimizi ve şerleri temsil eden şeytanı da taşlamak için gitmiştik ya, o manevi atmosfer içinde sükunetimi korumaya çalıştım.

Bayramın ikinci gününde şeytan taşlama görevinden dönerken, Kafile Başkanı bir gün sonraki şeytan taşlama görevi için yürüyerek gitmek isteyenlerin, saat 16:30'da lobide hazır bulunmasını istedi. Mekke yollarını adımlamak istediğimden ben de bu yürüyüşe katılmak istedim. Son dakikada farklı bir durumla karşılaşmak istemediğimden, yine de Hoca'ya sordum: Hocam ben de gelebilir miyim, soruma yanıtı, "yürüyeceksen gel", şeklinde oldu.

 E zaten yürüneceğini söylemişti, bu ifadeye ne gerek vardı.

Ertesi gün saat 16:15'de lobiye indim. Birkaç Kafile arkadaşı dışında aşağı henüz inen olmamıştı, Hoca da gelmemişti. Bu bekleme sırasında gruptan bir ablamıza telefon mesajı ile fotoğraf gönderme işlemini öğretiyordum. Grup kalabalıklaştı, Hoca da geldi. Jamarat'a kadar yürüyecek yolumuzun 6 kilometre kadar olduğu söylendiği için buçuğa beş kala ihtiyaç mazeretim nedeniyle, lobinin tuvaletine gitmek istedim. Kapalıydı. Bu arada elimdeki su dolu pet şişesini arkadaşa vermiştim, oradaki herkes de beni görmüş ve yürüyüşe katılacağımı biliyorlardı.

Lobinin tuvaleti kapalı olduğu için yemekhane katındaki tuvalete hızla çıktım ve döndüm. Buçuğu beş, altı dakika geçiyordu. Lobide kimse yoktu. Sonradan öğreniyorum ki arkadaşlar benim geleceğimi Hoca'ya söyleyerek, bekleyelim demişler.

Bu sırada Grup Başkanı Hocam beni telefonla aradı, onlara bulamazsam, dönmemi söyledi. Gruba yetişmek için koşturdum. Beni farklı noktalarda bekledikleri şeklindeki bilgilendirilmem, Kafile Başkanı'nın iyi niyetinden şüphe etmemi engellemedi, zira bekleyecek insan beş, on dakika içinde geleceğim yerde beni beklerdi. İlk kez beklenecek olan ben değildim, çok yerde çok kişiyi çok beklediğimiz olmuştu.

Ayağımda sarı yeşil renkteki terliğim, Mekke sokaklarını Jamarat'a doğru adımlama kararı aldım. Grubu görmek ümidiyle de gözümü dört açmıştım ama nafile, o mahşeri kalabalık içinde bulmam mümkün olmadı.

Otelden uzaklaşmadan önce, kendimle bir hesaplaşmaya giriştim. Ben gururumun etkisi ile mi bu yolu alacaktım, yoksa kadın kimliğimin başkaldırısı ile mi? İlki, terbiye etmeye çalıştığım kendimle çelişirdi, ikincisi ise beni aşan ve sorumluluk yükleyen bir karardı. Emin olmalıydım, hangisiydi? İkincisinden emin olduğumda adımlarımı hızlandırdım. Grup Hocam'a da çektiğim bir mesajla, endişe etmemesini, bu yolu aşabileceğimi belirttim. Mesajıma şu notu düşmeyi de ihmal etmedim, "Hz. Hacer'in imanına sahip olarak ...".

Jamarat'a giden tünel yolundan ayrı bir yolda olduğumu farkettiğimde, Mekke yollarını oldukça arşınlamıştım. Yığınla şehir efsanesi ile yüklenmiş olduğum halde korkmuyor, aksine, yıllardır bu cadde ve sokaklarda yürüyormuşum gibi çevreye bakına bakına yol alıyordum. Bu arada kaybolma ya da kaçırılma öyküleri ne kadar gerçekse, gerçeğin öteki yüzünde cehaletin olduğu kesindi.

Aldığım yolu geri dönerek, hedef yolumun başlarına varmıştım ki bir Türk Kafilesi ile karşılaştım. Trabzonlu 5. Kafile, oldukça kalabalık bir grup olarak yürüyorlardı. Kendilerine katılma isteğim, hemen kabul gördü. Amacım illa tek başına yol almak değil, her ne olursa olsun Jamarat'a varmaktı. Değil mi ki Kafile Başkanı felsefeci bir kadın olan beni, kendince cezalandırmak istemişti, isyanım, başkaldırım bunaydı.

Bu arada oda arkadaşımın gecikmemden endişe duymasını da istemediğim ve grubu bilgilendirmesini gerekli gördüğümden mesajla durumu bildirdim. İyiydim, Trabzon Grubu ile Jamarat'a gitmiştim ve dönüyordum.

Ayağımdaki sarı yeşil terliklerim kadar her şey çok güzeldi.

Trabzon Kafilesi'nin 3.Grubu'ndan da arkadaşlar edinmiş, Grup Hocası'nın iyi niyet yüklü davranışlarına tanıklık etmiştim. Bir yerden sonra Trabzon Kafilesi otobüsle hareket etmişti, ben de beraberlerinde.

Jamarat dönüşü sonrasında onlar oteline ulaştıktan sonra, benim yaklaşık yarım saatlik daha yürüyecek yolum vardı.

Kabe yakınlarındaki hiçbir sokakta gün geceye çekilmiyordu. Hiçbir tedirginlik duymadığım yollardan kendi adıma keyifle yürüyerek ama İslam Dünyası açısından olumsuz durumlara tanıklık etmenin üzüntüsü ile otelime ulaştım.

Bugün ülkede olan biten endişe verici olayların akışında düşünüyorum da  eğer ben Atatürk Türkiyesi'nde yetişmiş bir kadın olmasaydım, Kafile Başkanı'nın her açıdan sorgulanabilecek bu davranışlarına meydan okuyacak gücü bulabilecek miydim!? Hiç sanmıyorum.

Kafile Başkanı eğer ilahiyatçılarla, felsefecilerin anlaşamama nedenini, sorgulama özelliklerinde görüyorsa, kendi bakış noktasından belki haklıdır:

Çünkü Atatürk Türkiyesi'nde aldığım felsefe eğitimim bana sorgulayarak yaşamayı öğretti, sürüdeki biri olmayı değil. Birey olmayı ve sorumluluk alarak yaşamanın onurunu öğretti, kalabalıklar içinde sessiz kalmayı değil. "Kadın" kimliğimin "İnsan" kimliğimden ayrıştırılamayacağını öğrendim Atatürk Türkiyesi'nde.

Kafile Başkanı bilmeli ki tanıdığım nice İlahiyatçı ile ben çok iyi anlaşabiliyorum. Türkiye Cumhuriyeti'nde, sığ bir görüş açısıyla dini çıkarlarına alet etmeyip, erdem sahibi birer insan olarak toplumsal birlik ve beraberliğe, ülke kalkınmasına çağrı yapan yüzlerce "din alimi" olduğunu da biliyorum.

Cumhuriyetimizin 94. Yılı Kutlu Olsun!