Zuhal KİŞİN KÖSEOĞLU 15 Ekim 2018 Pazartesi, 07:31

Bu başlığı, ilgi uyandırsın da yazı okunsun diye seçmedim.

Bu aşıyı yapan birini tanıyorum, sadece ben mi tanıyorum? Elbette hayır! Ancak onun öğrencisi olma onuru ve şansını yaşayan biri olarak, o insanın tam bir "felsefe aşılayıcısı" olduğunu biliyorum. Çoğunluk ise onu çok iyi bir felsefe profesörü olarak tanıyor.

Profesör Dr. Ahmet Arslan'dan söz ediyorum.

Yazının hemen girişinde örgün felsefe eğitimim süresince çok şanslı olduğumu, Ahmet Hocam gibi, İoanna Kuçuradi, Sevgi İyi, Betül Çotuksöken gibi çok ama çok değerli hocalarımın planyasından geçtiğimi saygıyla belirtmek de boynumun borcudur.

Bu yazının özelde Ahmet Arslan Hocam ile ilgili olmasının nedeni, çok yakın zamanda Bursa'ya gelişi sırasında tanıklık ettiğim birkaç olaydır.

Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü 1983 yılında kazandığımda, okula ilk başladığım gün, bir korku hikâyesinin başkahramanı gibi, Ahmet Arslan'ın önce ismi ile tanıştım. Aman dediler, aman Ahmet Arslan'a dikkat! Sakın tartışmayın, itiraz etmeyin, dersine geç gitmeyin, amaaan daha neler neler!

İlk dersimiz: önyargılar kaydının bandı devrede. Ahmet Arslan'a dikkat!

Gelgelelim, Ahmet Hoca anlattıkça ben sıraya doğru açımı nerdeyse doksan dereceden, kırk beşe düşürüyorum. İlgimi çeken ve bir şeye dikkat kesildiğim durumlarda gövdemin, çekim alanına doğru eğildiğini belirtmem yerinde olacak.

Dersi öyle bir dinliyorum ki nerdeyse ağzından her çıkan kelimeyi beynim vakumluyor. Unuttum korku salan kayıtları. Ders muhteşem! Önyargılarım, Einstein'ın sözlerinin aksine, Ahmet Hoca'nın nefesinin esintisinde kil topağından daha çabuk dağıldı.*

Mezuniyetim üzerinden otuz bir yıl geçti. Ahmet Hocam'ı benim unutmam elbette söz konusu değildi ama o da bizden hiç yüz çevirmedi. Ve ne zaman Bursa'ya gelecek olsa, öncesinde haberdar ederek, bilgelik dolu varlığından bizi ailece de mahrum bırakmadı.

Ahmet Hocam, geçen hafta Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü tarafından düzenlenen  "Savaş ve Barış" konulu 5. Uluslararası Felsefe Kongresi'nin açılış konuşmasını yapmak üzere Bursa'ya geldi.

Şimdi sizlere bu kongreden ve Hocam'ın konuşmasından alıntılar da yapacak değilim.

Ahmet Hocam, sorumluluklarından arta kalan zamanlarında çok sevdiği Bursa'yı gezmekten büyük keyif alır. Ben de bu gezintileri sırasında Hocam'a eşlik ederim. Bu arada, Hocam'ın Sevgili Eşi Berrin Hanım da Bursalı'dır. Ahmet Hocam, bir daha dünyaya gelse, mutlaka iki şeyi yine yapacağını belirtir ve ilkinin Berrin Hanım ile evliliği olacağını söyler. Belki de bu sevdası, Bursa sevgisine de etken olmuştur.

Hocam, mutlaka yapacağı ikinci şeyin ise yine ömrünü felsefeye adamak olacağını söyler.

Neyse konumuza dönmek gerekirse, bu Bursa gezilerimiz sırasında Hocam'ı, daha önce ziyaret etmediğimiz yerlere götürmek istedim. İlki Demirci Köyü'ndeki Bağevi'ydi.

Benim de yakın zamanlarda mesken edindiğim bu mekân, Ahmet Hocam'a da çok iyi geldi. Ama bu mekânın baş aşçısı Eray Çilingir'in, Ahmet Arslan'ı tanıması, doğrusu hepimiz için hoş bir karşılaşma oldu. Fatih Altaylı'nın Teke Tek programında Celal Şengör ile yaptığı sohbetleri ilgiyle izlediğini öğrendiğimiz Eray, tüm çekingenliğine rağmen, kısa süreliğine de olsa ocak başından ayrılıp yanımıza geldi.

Gölyazı'yı ziyaretimiz sırasında ise bir aile işletmesi olan Faik Bey Konağı'nın genç üyesi Onur Aydınlıoğlu'nun Ahmet Arslan'ı karşısında gördüğü zaman yaşadığı heyecan, en az onun kadar bizi de heyecanlandırdı.

Onur, televizyon programlarını izlemekle kalmayıp, YouTube'dan da Ahmet Arslan'ın konuşmalarını dinliyormuş. Gölyazılı Onur, birkaç sene önce geçirdiği rahatsızlığı sırasında hayatı öyle bir sorgulamaya girişmiş ki yolu felsefeye varmış. O yolda da Ahmet Arslan'a rastlamış.

Sanki Gölyazı'lı Onur'un sesini duymuş gibi, Ahmet Hocam, Faik Bey Konağı'nın merdivenlerini inmişti. Ahmet Arslan Gölyazı'nın bu güzel mekânından gölü seyre fırsat bulamadan, Onur adeta uçarak gelmişti yanımıza.

Gölyazı'lı bu gençle yaklaşık üç saat sohbet etti "felsefe aşılayıcısı". Onur'un içindeki volkana dikkat kesilip, her sorusuna açık, net ve yönlendirici yanıtlar verdi. Uzun zamandır çektiği açlığı doyurmak istercesine Onur, ayrılma zamanımızı uzatma çabası içindeydi.

Onur'a, "Arayacaksın beni" dedi Ahmet Arslan, "Dediklerimi  bir bir yerine getirecek ve arayacaksın!".

Aralarına yakın zamanda katıldığım 100.Yıl Korosu'ndaki udi arkadaşım da Ahmet Arslan'ı karşısında görünce, "felsefe aşılayıcısı"nın olaylara farklı açılardan bakmadaki ustalığını ve kendinde bıraktığı izleri anlatmaya girişti.

Ben tüm bu anlara tanıklık ederken, Ahmet Arslan'ın hayatıma kattığı değerlerin zaten farkındaydım ama ne kadar şanslı olduğumu düşünmeden edemedim.

Ama bu anların benim için en büyük önemi, günümüz Türkiye'sinin içler acısı saydığımız fotoğrafında umut veren yüzleri görmek oldu. Felsefenin hak ettiği değeri görmediğini sandığım bu toplumda, akademik çevreden çok uzaktaki bu insanların verdiği sesler, endişelerimi yok etti.

Anladım ki doğru yapılan aşılama, mutlaka meyvesini veriyor.

*Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur. Einstein