Bahçeli Gezi Parkı eylemleri için ne demişti?

Zafer OPSAR 07 Ocak 2021 Perşembe, 11:35

Türkiye'yi 19 yıl gibi uzun bir süredir yöneten AKP iktidarı siyasi tarihte yerini alırken, AKP'ye ağır ifadelerle sert muhalefet eden ancak 180 derece dönüşler yaparak iktidarın bir parçası olan politikacıların söylemleri, duruşları ve yaptıkları hafızalarda kalacak.

Devlet Bahçeli, Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş, Tuğrul Türkeş, ve Yalçın Topçu gibi isimler ilk akla gelenler. Bunlar içinde hiç kuşkusuz MHP lideri Devlet Bahçeli  ve Süleyman Soylu'nun yeri bambaşka. Bu isimlerin geçmişte Tayyip Erdoğan ve AKP'ye yönelik en ağır sözleri daha dün gibi aklımızda. Tarih, özellikle Bahçeli ile ilgili hükmünü Türkiye bu dönemi geride bıraktıktan sonra verecek.

Bahçeli ve Soylu muhalefette iken AKP ve Erdoğan için söylediklerini bugün başta CHP olmak olmak üzere tüm muhalafet partileri ile iktidarın antidemokratik, baskıcı uygulamalarına ses çıkaran, eleştiri getiren kim varsa onlar için söylüyorlar. Hem de en sert şekilde, "başı ezilmesi gereken" gibi ifadelerle...

Bunun son örneğini yeni yaşadık.

Boğaziçi Üniversitesi'nde öğrenci ve akademisyenlerin rektör atamasına yönelik anayasal bir hak olan protesto eylemlerini Gezi Parkı eylemleri üzerinden yorumlayarak, "Boğaziçi Üniversite'sinden bir Gezi Parkı kalkışması çıkarmaya niyetlenmek başı ezilmesi gereken bir komplodur" diyen Bahçeli bakın Gezi Parkı eylemleri konusunda ne demiş o zaman:

"Taksim Gezi Parkı'nda olaylara sebebiyet veren ana faktör öncelikle Topçu Kışlası'nın yeniden inşası ve bu çerçevede başlatılan yıkım ve yağma faaliyetidir.

Polisin aldığı emir doğrultusunda sert tutum takınması, gaz bombası kullanarak eylemcileri dağıtma girişimi doğal olarak süreci şirazesinden çıkarmıştır.

Başbakan Erdoğan'ın Taksim'i kafasına göre talan etme ısrarı, AKM'yi yıkma açıklamaları ve hoşgörüyü dışlayan tutumu Taksim'i savaş alanına çevirmiştir.

Bizim açımızdan ağaç katliamı, Gezi Parkı'nın rantiyecilere peşkeş çekilme hazırlıkları kesinlikle gayri meşru ve gayri hukukidir.

Bu sebeple masumane şekilde çevreyi koruma duyarlılığı, yeşile sahip çıkma hassasiyeti şüphesiz saygıyı hak etmektedir."

***

Bitmek bilmeyen başörtüsü mağduriyeti

Siyasal İslamcıların iktidara gelmesinde önemli mağduriyetlerden biri kuşkusuz başörtüsüdür. Başörtüsünü bu denli sorun haline getiren 12 Eylül generalleri ve geçmişte yargının verdiği kararlardır. 28 Şubat post modern darbesi de hem AKP'nin doğumuna yol açarak, hem de başörtüsü yasağını zirveye taşıyarak bu mağduriyeti yaratmıştır. AKP de bu mağduriyetin ekmeğini epeyce yemiştir.

Neyse ki o günler geride kaldı, acı tecrübelerden sonra başörtüsüne ilişkin yasaklar son buldu. Son bulmasına buldu ama siyasal İslamcılar hala bunu bir mağduriyet olarak kullanmak ve ekmeğini yemek istiyor. Başörtüsünü kendilerinin tapulu bir alanı olarak görüyor başkasına söz bile söyletmek istemiyorlar. Mesela CHP'deki başörtülü kadınlar "vitrin mankeni" olarak tanımlanıyor. O kadar ileri gidiyorlar ki, Boğaziçi Üniversitesi'nde rektör atamasını protesto eden başörtülü bir öğrenci için sosyal medyada siyasal İslamcılar "vitrin mankeni de bulunmuş" diyebiliyor.

Bugün kamuda, üniversitelerde, her alanda, başörtülü kadınlar rahatça görev alabiliyor, çalışıyor.

Durum böyle olmasına rağmen zaman zaman başörtüsüne ilişkin tartışmalar gündeme geliyor. Yeter ki, AKP'ye bu konuda bir fırsat verilsin, Fikri Sağlar örneğinde olduğu gibi.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun'un eşi Fatmanur Altun'un başörtüsüne ilişkin sosyal medyada yaptığı paylaşımlar buradan nasıl hala mağduriyet çıkarılmak istendiğini gösteriyor.

Şöyleydi o paylaşım: "Türkiye'de kadınların %70'i başörtülü. Eğer bir ünv.nin kadın hocaları içinde başörtülü olanların oranı buna yakın değilse o ünv bırakın "özgürlükçü, demokrat, çoğulcu" olmayı, temsil konusunda bile apartheid düzeyindedir Bazı ünv.lerde hala tek başörtülü hoca yok Bu hangi düzey?!"

Paylaşımdaki imla, yazım hatalarını bir kenara bırakırsak, Fatmanur Altun üniversitelerde kadın hocaların da yüzde 70 civarında başörtülü olması gerektiğini söylüyor ve "bu nasıl özgürlükçülük, bu nasıl demokratlık, bu nasıl çoğulculuk" diyerek suratımıza çarpıyor!

Görüyor musunuz, burada da yine mağduriyet var, kadınların yüzde 70'i başörtülü ise neden üniversitelerde de bu oranda başörtülü hoca yok! Oysa olması lazım değil mi! Nasıl olmaz! Gördünüz mü yine birileri suçlu, onlar mağdur!

Bu arada yüzde 70 tartışmalı, yüksek bir oran. İPSOS'un 2018 yılında yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye'de kadınların yüzde 58'i evinden çıkarken başını örtüyor. Aradan geçen iki yılda bu oran yüzde 70'e çıkmışsa bilemem.

Altun'a şunu sormak lazım; AKP 19 yıldır ülkeyi yönetiyor. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir parti bu kadar uzun süre iktidar ve tek adam rejimine dönüşen bu iktidarın yapamadığı şey yok.

Başörtüsü ana okulu çocuklarına varana kadar her ortamda, her kurumda serbest iken üniversitelerde başörtülü akademisyenlerin azlığının nedeni ne olabilir?

Her yere İmam Hatip okulu açılmasına, eğitimin dincileştirilmesine rağmen neden artmıyor başörtülü akademisyen sayısı?

İktidarın hep yaptığı gibi hem icraatın başında olup hem de sürekli başkalarını suçlayıp mağduriyet çıkarmak yerine bunu kendinize sormanız gerekmiyor mu?

Ya da kadınların yüzde 70'i başını örtüyorsa üniversitelerde de bu orana yakın başörtülü akademisyen olmak zorunda mı? Böyle bir mantık olabilir mi?

Not: Fatmanur Altun'un "ayrımcılık" demek yerine kullandığı "apartheid" için Wikipedi'de şunlar yazıyor: Afrika'nın güneyinde bulunan Güney Afrika Cumhuriyeti ile bu devlete bağlı Güneybatı Afrika'da (Namibya) 1948 - 1994 yılları arasında resmî devlet politikası olarak iktidarda bulunan Ulusal Parti hükûmeti tarafından uygulanan ve bu doğrultuda yasalar çıkartarak ırksal ayrımcılığı savunan sistemdir. [1] Apartheid kelimesi Afrikaanca "ayrılık" anlamına gelmektedir. [2] Bu süreç Avrupa kökenli beyazlar tarafından, baasskap adı da verilen ve beyaz ırkın diğer ırklardan üstün olduğunu savunan bir ideoloji ile yürütülmüştür.

Uzun yıllar boyunca beyaz ırkın yönetiminde olan Güney Afrika'da Siyahilere ve diğer beyaz olmayan etnik gruplara karşı uygulanan ayrımcılık, 1948 yılı genel seçimlerinden sonra resmileşerek sürdü. 1958 yılından itibaren yasalarla da desteklenen Apartheid sistemi, insanların kökenlerine göre sınıflandırılmaları sonucu, beyaz azınlık dışında kalanların vatandaşlık hizmetlerinden daha az yararlanmaları, devletin sağladığı sağlık ve eğitim hizmetleri gibi sosyal hizmetlerden daha az yararlanmaları gibi ırkçı uygulamalara zemin olmuştur.